Category Archives: Kültür-Sanat

‘Gülmeyi ertelemenin de bir vakit kaybı olduğunu düşünürüm’

 Movie Get Out (2017)

Cem Yılmaz ve ressam Taner Ceylan, 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin “İyileştiren Şeyler” temalı etkinliklerinden “Küçük Sohbetler”in konukları oldu.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 20. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

u yıl “İyileştiren Şeyler” teması altında gerçekleştirilen 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamındaki “Küçük Sohbetler” programında dün Bomontiada’da “Kahkaha ve Estetik” başlıklı sohbet toplantısı yapıldı. Toplantıya konuşmacı olarak katılan Cem Yılmaz ve hipergerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan sanatçı Taner Ceylan, komediden estetiğe pek çok konuyu konuştu.

“KOMEDYENİN ARKADAŞI AZDIR”

Sohbete, komedinin seyirciyle üretilen bir şey olduğunu söyleyerek başlayan Cem Yılmaz, komedyen olmanın zorluklarını şu sözlerle anlattı:

“Komedide espriyi biz beraber üretiyoruz. Esprinin muhatabı olduğu zaman seyirci hiç zevk almıyor. Bu işin kuralı budur. Seyirci, şakanın kurbanı olmak istemiyor, irdelediğin şey olmak istemiyor; modelin olmak istiyor. Mesela, teman bağnazlıksa, bunu dinliyor ve diyor ki, ‘Bu ben değilim, yanımdaki’. Hepimiz öleceğiz diyorum, ‘Tamam ama bu ben değilim ki, kesin yanımdaki gidecek’. Komedyenin bu anlamda arkadaşı da az. Hayat daha pamuk ipliğine bağlı diğer mesleklere göre.”

“GÜLMEYİ ERTELEMENİN VAKİT KAYBI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRÜM”

Gülmenin bir savunma meselesi olması konusunda da konuşan Yılmaz, “Ben her şeye gülmem diyen insanlar vardır ya nereden biliyorsun ki? Vücut bir kere bunu istemsiz bir şekilde yapıyor zaten. Bu tür beğenilerle ilgili kendimizi bir yere koymamız da çok acayip. Mesela nelere gülüyoruz sorusunun cevabını ararken aslında bir sürü sorunun da cevabını arıyoruz. Ben kendim bu sorunun cevabını şöyle cevaplamayı tercih ediyorum: Her şeye gülerim. Çünkü bu köklü bir tercih. Kökünde her şeye şüpheyle yaklaşmak ve her şeyi çok da ciddiye almamak var. Gülmeyi ertelemenin de bir vakit kaybı olduğunu düşünürüm” dedi.

“‘BOKSÖRLER’ BİZİ ANLATIYORDU”

Taner Ceylan da, tebessümle gülen insanları resmeden ender ressamlardan biri olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

“Estetikle benzeştiği noktada neyi güzel bulurum ya da neyi güzel bulmazsın, belki orada ortaklaşıyoruz. Mesela ben tebessümle gülen insanları resmeden ender ressamlardan birisiyim. Hep şunu savunmuşumdur: İyi hissetmek istiyorum, bakınca iyi hissetmek istiyorum. Genelde mutluluk üstüne çok resmim var. Mesela ‘Boksörler’ serisinin altına baktığında da o arayışı görebilirsin. İki boksör: İlkinde direniş var, ikinci yaptığım boksör ise direnmeyi bırakan boksör. Genel ruh halimizle çok ilgili bir şeydi. Direnmeyi bırakmış, bir yumrukluk hakkı kalmış. İki haldi o, iki halimdi. İki halimizdi yani.”

“POPÜLER OLMAK BÜYÜK PROBLEM”

Ünlü ve popüler olmak konusunda Taner Ceylan, bunun tehlikeler içerdiğini ve bir sanatçı için o sınırı geçmenin yok oluşu da getirebileceğini savunarak, “Bir resmi ya da bir sergiyi yaptıktan sonra o an için o durumla çok da ilgilenmiyorum. Yani tuttu mu tutmadı mı, hakkında yazıldı mı yazılmadı mı… Ben tanınan bir ressamım, ama bunun 10 yıl sonra böyle olmayabileceğinin de farkındayım. Çok az üretmek de bir problem, çok üretmek de, ama popüler olmak en büyük problem bizde. Çünkü benim yüzümün görünmemesi lazım. Ben fiziken işimin önüne geçersem işim için iyi bir şey değil bu. Geçtiğimiz 10 yıla bakarsanız popüler dünyanın, içine çekip, emip yok ettiği yetenekler var. Ama işte, işleri de kötüleşti o süreçte. İşlerinin kalitesi ya da nitelikleri korunsaydı başka bir şey olabilirdi belki ama bizdeki çark daha tehlikeli, çok daha sert, öğütüyor. Dünyada da keza öyle. Mesela Almanların çok önemli bir sanatçısı var, Martin Kippenberger. Artık literatüre ‘Galericilerin ve koleksiyonerlerin öldürdüğü ressam’ olarak geçti” diye konuştu.

“RESİM, HAYATIMDAKİ EN ÖNEMLİ EYLEM”

Ceylan konuşmasına şöyle devam etti:

“Suratımın resmimden öne çıkması en korktuğum şey ama tam bir sınırda görüyorum kendimi, bu sınırı da aşmamayı düşünüyorum. Hayatımdaki en önemli eylem resim. Başka hiçbir şey yok hayatımda. Benim suratım işimden daha çok anılırsa yaptığımın değeri kalmaz ki. Çünkü ben bununla para kazanmıyorum, bununla var olmuyorum, bununla var olmak istemiyorum. Benim elimden çıkan şey, Tanrıyla bağlantımla, evrenle olan bağlantımla tuvale aktardığım şey. Söylemek istediğim, aktarmak istediğim bir durum var. Günde 8-9 saat tuvalin başında, 10 santimlik bir mesafeyle zaman geçirdiğiniz zaman orada oluyorsunuz artık, orada yaşıyorsunuz. O ağacın bir parçası oluyorsunuz, oradaki kumaşın bir deseni oluyorsunuz ve o sizin hayatınız oluyor. Artık ben, ben değilim ve orada yaşayan bir canlıya dönüşüyorum. Benim tuvalde gördüğüm gerçek, bir rüya. Belgesel değil, oradaki gerçekliğin hayattaki gerçeklikle de bir alakası yok. O bir hayal dünyası, o bir kurgu, olmak istediğim bir yer aslında. O yüzden yüzümün görünmesi değil, onun görünmesi önemli.”

!f İstanbul’daki bu sohbetin seyirci önünde görüneceği son etkinlik olduğunu da belirten Ceylan, iki yıl boyunca yeni projesi için atölyesine kapanacağını da söyledi.

“SEVİLMEK DALGALI BİR ŞEY”

Cem Yılmaz, şöhret ve popüler olmakla ilgili şu yorumu yaptı:

“Şöhretten kurtulamazsın, istifa edemeyeceğin bir şey tanıdık olmak. Bazılarının tanıdık olmakla ilgili arzusu oluyor ya, ciddi bir kalabalığın; bir bilinsek, diyorlar. Halbuki onun yüküne dair hiçbir bilgileri yok. Ben sanatçıyım; bir bakkaldan, terziden fazladan ayrıcalıklı bir kimse olmayı sevmiyorum. O dünyada değilim. Bir gün, ‘Nerde o eski alkışlar’ diyen bir adama evrilmek istemem. Çünkü dün gülenler başkaydı, bugün başka. İnsanlar bununla ilgili bir trajedi yaşıyorlar. Bunu kendimden uzaklaştırmaya çalışıyorum, bir ayrıcalık da beklemiyorum. Anlaşılmanın, sevilmenin dalgalı bir şey olduğunu biliyorum. Bununla mücadele etmeyi de bir görev gibi düşünmek yerine mesleğin kendi gerekleriyle ilgili olmasını tercih ederim. Komedinin köklerine inmek, tekniğinle, hızınla, parlaklık, zihinsel aydınlık, bir şeyi bir şeye dönüştürme kabiliyeti, hız… Bunlarla ilgilenmek benim için daha önemli.”

“AĞABEYİMDEN KOMİK OLSAM BANA YETİYOR”

Yılmaz, 90’larda sahneye çıkmaya başladığında anlaşılmadığını, ancak uzun yıllar sonra, “usta komedyen” unvanıyla karşılandığını anlatarak, şunları söyledi:

“Profesyonel komik olmamaya gayret etmek, ‘ne satar’la ilgili fikirden olabildiğince uzak kalmaya çalışmak bir terbiye getiriyor belki insana. Bu sizi belki zorluyor olabilir başında. Çok komik bir şey yaşadım ben mesela mesleki hayatımda. Sahneye ilk çıktığımda beni küçük bir kitle izlemeye başlamıştı. Hani bazen diyorlar ya, tırnak içinde söyleyeyim bunu, ‘Çok da halka hitap etmiyor’ meselesinin tam aksini 20 yıl önce duyuyordum ben. Ben zaten ahaliye hitap etmiyordum ki, sahneye çıktığım yer 50 kişilikti. Hiçbir zaman o kitleye, ‘Hey, işte seveceğiniz komedyen geldi’ falan yapmadım, 50 kişi izliyordu beni zaten. Sonra kendi istekleriyle 100 oldular. Sonra 2 bin kişilik, 5 bin kişilik yerde sahneye çıkmamın sebebi bir revizyonla, bir dönüştürmeyle ilgili olmadı ki. Onlar arzu ettiler izlemeyi. Yani sonrasında üzerinden 20 sene geçtikten sonra şunu duymak elbette komik geliyor. O zaman marjinalken -o zamanın marjinali neyse artık- diyorlardı ki, ‘Bizi ilgilendirmeyen bir şey bu, hoş da değil, güzel de değil. Ne ki şimdi bu? Bir tane çocuk çıkıyor, 22 yaşında, yaptığı şey tiyatro oyunu değil, performans da, bir şey değil, ne ki bu, ne bu ya?’. 1995, 1996, 1997, hala ‘Ne bu ya, ne bu’. 2015 oldu, “Usta komedyen”. 20 sene ‘Bu ne ya’ ile geçti, ‘Ne bu ya’, ‘Ne bu ya’, arada hiçbir şey yok. Tabii unvanla ilgilenmediğim için bu beni ferahlatan bir şey. Ben neticede babamın oğluyum, ne kadar komiksem o kadar komiğim. Elimde bir tane silahım olsa bile bana yeter. Hep şakasını yapıyorum: Ben ağabeyimden komik olsam bana yetiyor. Her zaman da yetmiştir. Veya sizden birazcık daha komik olsam sizden rol çalabilirim.”

“EN BÜYÜK AMACIM SOYUT RESİM YAPMAK”

Taner Ceylan, her zaman soyut resmi çok sevdiğini ve soyut resim yapmak istediğini vurgulayarak, “Çocukluğumdan beri gerçekçi resim yapıyorum. Çocukluğumda bile çocuk resmi yapamadım ben. En büyük amacım da soyut resim yapmak, bir ucundan girmek, ama olmuyor. O başka bir şey. Her ressam soyut resmin arkasında duramaz. Soyut bir resmin arkasında durabilmek, onu savunmak ciddi bir şey” ifadesini kullandı.

“İYİ NİYETE GÜVENMENİN BİR SORUMLULUĞU VAR”

Yılmaz da karikatür çizdiği zamanlardan bir açıklamada bulundu ve şunları söyledi:

“Bir ara karikatür yüksek sanatlarla çok dalga geçti. İçerik olarak ama; çizim olarak değil. Mesela baleyle dalga geçtik, operayla dalga geçtik. Bağlamında dalga geçmedik, başka bir yerde olduğunda dalga geçtik. Bir baletin kostümünün komik görünümüyle, bambaşka bir ortamda komik gelebileceğiyle, ki bunlar doğru tespitler ama biz bunlarla masumane dalga geçerken bunları okuyanlar o yüksek sanatlarla dalga geçiyoruz zannetti ve bunu öyle satın aldı. Mizah dergileri entelektüel birine ‘entel’ yaftasını yapıştırırken, buna bütün kitap okuyanları dahil eden bir kitle yaratıldı, ‘Evet, doğru, entel diyelim onlara’ diyen bir kitle dahil oldu. İşi ‘snop’ edenlerle işini Taner Ceylan gibi çocukça ve masumca yapanlar aynı potaya atıldı. Karikatür ‘maganda’, ‘zonta’ tanımını yaparken, ‘entel’ tanımını yaparken, tüketicinin iyi niyetine, ayırt edebilir kabiliyetine güvendi ama kitlesel olarak bunlar çoğu zaman yanlış anlaşıldı ve insanlar canının sevdiğine ‘maganda’ demeye başladı, canının sevdiğine ‘entel’ deyip küçümsedi. Diyorlar ya, ‘Mizah bir silahtır’. Tamam işte, doldurdun mermileri, topluma silahı verdin, pata küte sağa sola ateş edildi. İyi niyete güvenmenin bir sorumluluğu var.”

“SANAT ZENGİNLEŞTİRİR, ÖZGÜRLEŞTİRİR”

Sohbetin sonunda Taner Ceylan, “Sanat özgür bir alandır. Total bir özgürlük vardır sanatta. O yüzden bol bol sergi gezin, bol bol müze gezin, nitelikli müzik dinleyin, iyi kitaplar okuyun, iyi öyküler okuyun ve nitelikli filmler izleyin. Bir Mahler’i dinlemek, bir Wagner’i dinlemek kolay iş değildir ama öğrenilen şeylerdir. Gözü eğitmek gerekir, kulağı eğitmek gerekir. Eğittikçe o dünya büyür, gördükçe gelişirsiniz, zenginleşirsiniz ve özgürleşirsiniz. Onun için kolay iş değildir sanatsever olmak, basit de değildir. O yüzden anlamadığınız, görmediğiniz, tınısından hoşlanmadığınız şeylerden korkmayın, anlayarak yaklaşmaya çalışın, zenginleşin, özgürleşin” ifadesini kullanırken, büyük alkış aldı.

“KÜÇÜK SOHBETLER”DE SIRA YEŞİM USTAOĞLU VE BİRHAN KESKİN’DE

16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin “İyileştiren Şeyler” temalı “Küçük Sohbetler” programı, senarist, yönetmen ve yapımcı Yeşim Ustaoğlu ve şair Birhan Keskin ile devam edecek. 23 Şubat Perşembe günü Bomontiada’da gerçekleşecek “Su ve Heves” başlıklı sohbet, saat 19:00’da başlayacak.

La La Land BAFTA töreninden 5 ödülle ayrıldı

İngiliz Akademisi Film Ödülleri (BAFTA) Londra’daki görkemli bir törenle sahiplerini buldu. ‘La La Land’ (Aşıklar Şehri) 5 dalda ödül alırken, ‘I, Daniel Blake’ ile ‘Manchester by the Sea’ filmleri de öne çıkan filmler oldular.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 13. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

ollywood müzikallerinin altın çağını hatırlatan ‘La La Land’ (Aşıklar Şehri) 5 dalda ödül alırken, ‘I, Daniel Blake’ ile ‘Manchester by the Sea’ filmleri de öne çıkan filmler oldular. ‘La La Land’ En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini kazandı.

Yönetmen Damien Chazelle, En İyi Yönetmen ödülünü alırken yaptığı konuşmada orada olmanın “inanılmaz bir onur” olduğunu söyledi.

La La Land filminde oyuncu olmak isteyen bir kadını canlandıran Emma Stone, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alırken siyasete de değindi.

Emma Stone ve Damien Chazelle

Londra’daki tarihi Royal Albert Hall konser salonunda düzenlenen törende Stone “Ayrıştırıcı bir zamanda Bafta sayesinde bir araya gelerek, olumlu olanı kutlamamız bence çok özel” dedi.

‘La La Land’ iki hafta sonra yapılacak Oscar ödül töreninde de 14 dalda aday.
En İyi Erkek Oyuncu ödülü ise Amerikan draması olan ‘Manchester By The Sea’ filmindeki performansı nedeniyle Casey Affleck’e gitti.

Abisinin ölümü üzerine yeğenine bakmak zorunda kalan bir adamın hikayesini anlatan ‘Manchester By The Sea’ filmi aynı zamanda En İyi Senaryo ödülünün de sahibi oldu.

Ken Loach’un yönetmenliğini yaptığı ‘I, Daniel Blake’ filmi ise En İyi İngiliz filmi seçildi. 80 yaşındaki oyuncu, teşekkür konuşmasında İngiltere hükümetine yüklendi.

Prens William ve Cambridge Düşesi Kate Middleton da ödül törenine katıldı

Yarı belgesel filminde bir marangozun kalp krizi sonrası gereken tedaviye ulaşmakta yaşadığı zorlukları anlatan Loach, filminin “En korunmasız ve en yoksul insanların bu hükümetin utanç verici katı zulmüyle karşılaştıklarını gösterdiğini” söyledi.

Prens William ve Cambridge Düşesi Kate Middleton da ödül töreninin katılımcıları arasında yer aldı.

BBC

Kadıköy Kış Sanat Festivali başlıyor

Kadıköy Kış Sanat Festivali, Kadıköy Belediyesi ve Türkiye Gençlik Akademisi işbirliği ile 11-12 Şubat’ta Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek

 

––––––––––––––––––––––––––––––––– 08. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

adıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde festival kapsamında iki gün boyunca birçok farklı etkinlik gerçekleşecek. Etkinlikte; Tiyatro oyunları, Sergi, Dans gösterisi, Marmara Folklor ekibi gösterisi, Müzik performansı ve Seramik Workshop etkinliği olacak.

BİR ADET KİTAP: BİR BİLET

Kadıköy Kış Sanat Festivali’nde gerçekleşecek etkinliklerde bilet satışı yapılmıyor. Etkinlikte bir adet kitap bilet yerine geçiyor. Toplanan kitaplar ihtiyaç sahibi okullara gönderilecek.

11 Şubat Cumartesi

15.00-16.00 Fuaye-Sergi

16.00-16.45 Açılış Konuşması ve Marmara Folklor Ekibi

16.45-18.10 Yalnızlık Senfonisi Tiyatro Gösterisi

18.45-20.00 Madox ile 3 Gece Tiyatro Gösterisi

20.15-20.45 Dans Fabrika

21.00-22.00 Müzik Performans

12 Şubat Pazar

15.00-15.20 Fuaye Sergi

15.20-16.45 Açılış Konuşması ve Folklor Ekibi

16.45-17.45 Seramik Workshop

18.45-20.00 Beckett Tiyatro Gösterisi

20.15-20.45 Tango Turco

Bugünlerde konuşulan 6 film

BBC Kültür servisi önümüzdeki günlerde gösterime girecek olan ve ikisi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen filmleri derledi.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 06. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

BC Kültür servisi önümüzdeki günlerde gösterime girecek olan ve ikisi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen filmleri derledi.

Gizli Sayılar (Hidden Figures)

Tanınmamış üç kahramanla ilgili bu film, en iyi film, en iyi yardımcı kadın oyuncu gibi dallarda Oscar’a aday gösterildi. Irkçılığın yaygın olduğu bir dönemde Afrika kökenli Amerikalı üç kadın NASA’nın ilk başarılı uzay misyonu için gereken matematik hesaplamaları yapıyor. Theodore Melfi’nin yönettiği film gerçek olaylara dayanıyor. Büyük annesi NASA’da bilgisayar programcısı olarak çalışmış olan ve filmin senaryosunu yazan Allison Schroeder filmi eğlenceli ve tarihe kapı aralayan bir çalışma olarak değerlendiriyor. (Film Türkiye’de 24 Şubat’ta vizyona giriyor)


Satıcı (Forushande)

‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle Oscar ödülü alan senaryo yazarı ve yönetmen Asghar Farhadi bu kez ‘Satıcı’ filmiyle dönüyor İran’a. Shahab Hosseini ile Taraneh Alidoosti’nin Tahran’da bir karı-kocayı canlandırdığı filmde, Arthur Miller’in ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyununu sahnelemeye çalışırken yaşadıkları evlilik sorunlarını ele alıyor.

Yıkılmak üzere olan evlerini terk etmek zorunda kalan çift, esrarengiz bir saldırı sonrasında ortaya çıkan sorunlarıyla baş edemez hale geliyor. The New Yorker dergisinde “Filmin her karesinde sempatimiz bir alevlenip bir sönüyor” deniyor, The Chicago Reader ise “paylaşmaya ya da irdelemeye kalkışmadan olup biteni bir kadının gözüyle” verdiği için Farhadi övüyor. (Türkiye’de film 27 Ocak’ta gösterime girdi)

Mayın Sahili (Under Sandet)

İkinci Dünya Savaşı temalı bu dram en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen ikinci film. Martin Zandvliet’in yönettiği bu Danimarka filminde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Danimarka’ya mayın temizlemek için gönderilen Alman savaş esirlerinin hikayesi anlatılıyor. LA Times gazetesi hikâyede “çok sayıda rahatsız edici ve beklenmedik gelişmeler olduğunu” vurguluyor. Variety dergisi ise “duygusallığa çok açık bir konuda Zandvliet’in senaryo ve yönetmenlikte fazla melodrama başvurmadan güçlü bir eser ortaya çıkardığını” söylüyor.

Çin Seddi (The Great Wall)

Ünlü yöntemen Zhang Yimou’nun yönettiği ABD-Çin ortak yapımı bu film eleştirmenlerden farklı tepkiler aldı. Singapur’da yayımlanan Strait Times gazetesi, filmi “Çinli karaktere sahip Hollywood kapitalizmi girişimi” olarak niteliyor. Çinlilerin sahip olduğu bir Hollywood stüdyosunun desteklediği film Çin’de yapılan en pahalı film unvanına sahip.

The Guardian gazetesi ise “hem fütürist hem tarihsel özellikler taşıyan görselleriyle filmin aktığını” ifade ederek uzun panoramik görüntüler ve renk kullanımından dolayı yönetmeni övüyor. Matt Damon’ın İrlandalı bir misyoneri oynadığı filmde Çinlilerin yabancılarla ilişkileri konu ediliyor. South China Morning Post gazetesi ise Zhang’ın “siyasi bir manifesto değil, fantastik bir eğlence amaçladığını” ifade ediyor. (Film 30 Aralık’ta Türkiye’de gösterime girdi)

The Space Between Us

Peter Chesholm’un yönettiği film iki genç aşığın gezegenler arası macerasını konu ediniyor. Astronot annesinin hamile olduğunu bilmeden sefere çıkması sonucu Mars’ta doğan genç delikanlı internette tanıştığı kız arkadaşını görmek için Dünya’ya gider. Fakat organları kısa sürede işlevini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Asa Butterfield’in canlandırdığı delikanlı, arkadaşıyla birlikte babasını bulmak için yola koyulur. Butterfield filmin bir tek kategoriye konamayacağını, bilim-kurgu, yolculuk, aşk konularını işlediğini, insan olmayı öğrenen ve nereye ait olduğunu bulmaya çalışan bir delikanlıyı konu alan gençlik filmi olduğunu ifade ediyor. (Film Türkiye’de 17 Mart’ta gösterime giriyor)

Lego Batman Filmi (The Lego Batman Movie)

Will Arnett ile Michael Cera’nın Batman ve Robin rollerini paylaştığı film, 2014’te yapılan Lego Filmi’nin yan ürünü olarak değerlendiriliyor. Yönetmen Chris McKay, “Batman karakterinin eleştirisi” olarak tanımladığı filmde “bu karakterin ne kadar tuhaf olduğunu” anlatmaya çalıştıklarını söylüyor. “Kalbindeki deliği onarmak için karate öğreniyor ve geceleri yarasa kılığına girerek kötülerle savaşıyor.” Fakat Arnett’in Batman’ı ele alışı Lego Filmi’ndeki çalımlı karakterden daha sempatik. (Film 10 Şubat’ta gösterime girecek)

BBC Türkçe

Ferdi Tayfur: Sen unutsan, dünya unutmaz, Atatürk’süz olmaz

Milli mücadele ve Atatürk vurgusuyla ön plana çıkan romanı ‘Paraşütteki Çocuk’u anlatan sanatçı Ferdi Tayfur, Rize’de kaldırılan Atatürk Heykeli’yle ilgili ‘Sen unutursun ama dünya unutmaz, kınar hem de. ‘Bir adamın heykelini bile sığdıramadılar’ derler. Atatürk’süz olmaz’ diye konuştu.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 05.02.2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

anatçı Ferdi Tayfur, yazım aşaması 3 yıl süren, milli mücadele ve Atatürk vurgusu içeren romanı ‘Paraşütteki Çocuk’u anlattı. Atatürk’ün “Başbakan olabilirsin, bakan olabilirsin, reisicumhur bile olabilirsin ama sanatçı olamazsın” sözünden bir sanatçı olarak çok etkilendiğini belirten Ferdi Tayfur, Rize’de kaldırılan Atatürk Heykeli hakkında “Atatürk de öyle bir intiba bırakmış ki sen unutursun ama dünya unutmaz, kınar hem de. ‘Bir adamın heykelini bile sığdıramadılar’ derler. Atatürk’süz olmaz” diye konuştu.

Ferdi Tayfur’un Hürriyet’ten Savaş Özbey’e verdiği söyleşi şöyle:

72 yaşındasınız. Nasıl bir hayat yaşadınız? Şükrediyor musunuz?

– Her zaman şükrederim. Bazıları en ufak bir rahatsızlık yaşayınca isyan eder Tanrı’ya. Bende isyan yok. Olacak olur, onun önüne geçemezsin. İyiyim ben, iyiyim. Asla ummayacağım güzel şeyler geldi başıma. Mutlu oldum ben bu hayatta.

Neden iyilikler sizi buldu?

– Huyum güzel. Büyüklük taslamadım… Açık konuşmak lazımsa bu kadarını ben de beklemiyordum. Bir de çok çalıştım ben, çok. Bir şarkılık ünlüler vardır. Bir şarkıyla gelir, bir şarkıyla gider. Mesela rahmetli Berkant… Şarkısının adı da ‘Bir Şarkısın Sen’…

İyi yakalamışsınız…

– Albüm, sinema, çok eser verdim ben. Hep amatör ruhla. Kilyos yolunda çöl sahneleri çektiğimiz bir kumsal vardı. Albümler, filmler rekorlar kırıyor… İnanır mısın, aküleri taşırdım. E bir de o zamanlar yakışıklı gençtim tabii. Demek millet açmış, yeni sese, yeni bir jöne o zamanlar.

Ben de onu soracaktım. Sadece huy değil. Nasıl bir şey hayata ‘güzel’ doğmak?

– Bir adamda bir şey varsa, mutlaka bir şey vardır. Yani adam peeeeh, bir acayip! Ama bakıyorsun, hiçbir şey yok. Demek bir şey var onda. Göremediğine göre mutlaka bir şey var. Demem o ki farkına varılıyorsun güzel doğunca…

“SİNEMAYA GİREBİLMEK İÇİN ŞARKICI OLDUM”

Nasıl döşendi şöhret yolunun taşları?

– Sinemayı çok istiyordum. Sinemaydı benim asıl hayat amacım. Ama tanıdık yok, bildik yok, torpil lazım. Nereden bulacağım, fakir çocuğusun… Zeki Müren’in filmini gördüm: ‘Beklenen Şarkı’. Baktım hem şarkı söylüyor hem sinemada oynuyor. Haa demek ben de yapabilirim bu işi… Sesimin de güzel olduğunu söylediler. Öyle girdim sinemaya. Şarkılarımla, bestelerimle.

Demek müzikten sonra sinema değil, sinema için müzik… Sinemanın dört yapraklı yoncası var. Arabeskte de var mı sizce o dörtleme?

– Doğru bu… Bak dört: Orhan (Gencebay) Abi, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses ve Ferdi Tayfur… Bu kadar! Çünkü çıkmıyor, arkadan yenisi gelmiyor.

Hiç rekabet hissettiğiniz oldu mu?

– Ona zamanım yoktu. Yani rakip seçmeye, rekabet etmeye. Bir de dikkat ettiysen bu dört kişi de ayrı ayrı şeylerdi. Sesler farklı, tavırlar farklı… Birbirimize benzemezdik.

“AŞKI YAŞAMAK GÜZEL AMA…”

Sinemanın en güzel kadınlarından biriyle, Necla Nazır’la yıllarca aşk yaşadınız. Ne bırakıyor insanda aşk?

– Antalya’da ‘Batan Güneş’i çekiyorduk. Necla Nazır falan bütün ekip, akşam lokantadayız. Omzuma bir el dokundu, döndüm. Bıyıklı bir adam… “Sakın âşık olma” dedi.

Ferdi Tayfur: Öyle bir intiba bırakmış ki sen unutsan, dünya unutmaz. Atatürk’süz olmaz

Niye?

– Anlamadım, “Tabii tabii” falan dedim, geçiştirdim. Oradan kalktık, Dalya Oteli vardı. Oraya gittik. Gece kulübündeyiz, Necla Hanım falan dans ediyorlar. Bir adam geldi, elinde viski bardağı… Yanıma çöktü, “Sakın âşık olma” dedi. Aynı gece, iki farklı mekân, hiç tanımadığım insanlar. Şaşılacak bir şey değil mi? Hiç unutmam ben bunu.

Yani?

– Aşkı yaşamak güzel ama sonuçlarına da katlanmak gerek. Karakterini elinden alır. İnsanın kendini mutsuz edecek şeyi, mutsuz edecek kişiyi sevmesidir aşk. Bir insanı neden seversin?

Neden?

– Tanımadığın için. Leyla ile Mecnun hiç bir araya gelmediler ki… Tanıdıktan sonra başlıyorsun uzaklaşmaya. Bütün mesele bu: Âşık kalmak istiyorsan, tanımayacaksın.

“DOSTUM YOK”

Çok dostunuz var mı?

– Dostum yok. Arkadaş kolay da dost zor. Ama ben dostsam onlar dosttur. Her şeyi kendinde bulacaksın.

Ölümden korkar mısınız?

– Korksan da değişmiyor, korkmasan da. Dünya kimlere kalmamış, bana mı kalacak? İki kapılı bir han… Biri girer, biri çıkar.

Çok sır götürecek misiniz kendinizle?

– Götürmeyip ne yapacaksın? İnsanların sırlarını açıklasan ne olur? Bir anlıktır o. Sonra dünyanın en kötü insanı olursun.

Zengin misiniz?

– Değilim.

O kadar film, şarkı, satış, gişe rekoru… Olmanız gerekmez miydi?

– Önemli değil. Gerekli de değil, iyi de değil. Başkasına muhtaç değilsen, zenginsin. Muhtaç olursan eğer, bütün foyan çıkar ortaya. Anladın mı şimdi zenginliği?

Pişmanlıklarınız var mı?

– Büyük pişmanlıklarım yok. Yaptığım iyiliklerden pişman oldum zaman zaman. “İyilik yap, kötülük bul” derler ya, çok önemli bu. İnsanın tabiatında var… Bunu akılda tuttuğun zaman iyi yoldasın. Aklında tutmazsan mahvolursun.

İnsan tabiatı böyle diye iyilikten mi vazgeçeceğiz?

– Hayır. Ama tedbirli olacaksın. Çünkü karşındaki, insan. Anında düşünen. Anında karar veren. Anında dönen…

Şeker problemi falan atlattınız, şimdi nasıl sağlığınız?

– İyiyim çok şükür. Gördüğün gibi.

Maşallah. Hiç sigara kullandınız mı?

– İçtim. Şarkıcılığa başlayınca kestim. Kesmedim de kıstım. En son altı tane içiyordum. Ama yıllardır kullanmıyorum.

İçki?

– İçki de içerdim zamanında. Çok içmezdim. Konsere çıkmadan atardım. Boğazı yağlamak gerekiyor. Şarap içerdim. Beyaz şarap.

Şarap mı? Ben size rakı yakıştırırdım halbuki… Yenilerden kimi beğeniyorsunuz?

– Saysan saysan bizim Adanalı oğlanı sayarsın.

Kıvanç Tatlıtuğ mu? Beğeniyor musunuz?

– İyi iyi. Ama dikkat etmesi lazım. Senaryo seçimi yapması lazım. Bir tip vardır sana gider, bir oyun vardır, yakışmaz. Genç adam çünkü. Zaman geçiyor.

Tanışıyor musunuz?

– Daha tanışmadık.

“Dünya, üzerinde yaşayan bütün canlıların anavatanıdır”diye yazmışsınız. İnsanların ‘gezip görme’ hakkından bahsediyorsunuz… Yepyeni bir kavram. Biraz açar mısınız; çünkü şimdi bir de Trump meselesi var.

– Özgürlüğe dair bir şey o söylediğim. İnsanlığın ve bütün canlıların anavatanı dünya. Sınırlar, pasaportlar, vizeler… Nedir bunlar ya! Her insanın her yerine gitme hakkı vardır. Her şeyi çöpe atabilirsiniz ama dünyayı atamazsınız. Aptal işi olur bu. Kardeşim şunu bil: Evrende iki şey kalıcıdır: Biri dünyanın kendisi, diğeri de aptallık. Okulda
7 yaşında aptal bir arkadaşın mı vardı? Şimdi git bak, hâlâ aptaldır.
Kalıcı o, değişmez.

“YAŞAR ABİ’DEN ETKİLENİRİM. YAŞAR KEMAL’DEN”

Yazarlık nasıl başladı?

– Beş-altı tane film çektim, yönetmenliğim de var. Senaryo yazmayı seviyordum. Haşır neşirdim zaten bu işlerle.

Yazar olarak etkilendiğiniz insanlar var mı?

– Zülfü Livaneli var, iyi kalemdir, beğeniyorum. Bir de Yaşar Abi. Yaşar Kemal.

Ne kadar sürdü kitabı yazmanız?
– Üç sene.

Ne zamanlar yazıyorsunuz? İlham sabah mı gelir, akşam yatmadan evvel mi?

– Aklıma geldikçe. Evde de yazarım ama en çok Marmaris’te, yazlıkta yazıyorum. İnsanın içinden gelen bazı şeyler vardır. Susuzluk gibi, aşk gibi. Benim de içimden yazmak geliyor işte.

Bunu yayımladınız. Var mı başka proje?

– Var, üstünde çalışıyorum. O da roman. Aslında bugüne kadar bütün biriktirdiklerim… Adı da şöyle olacak: ‘Ve bitti..!’

“OZAMANLAR DAHA BİR DEMOKRASİ VARDI. DEMOKRASİ VARDI”

‘Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim’in klibinde ilk kez bir travestiyi oynattınız. Şimdi yapılamaz. Huysuz Virjin’i bile seyredemiyoruz televizyonda. Acaba siz mi çok cesurdunuz, Türkiye mi geri gitti?

– Kimsenin düşünemediği şeyi yaptım. Hatta Allah rahmet eylesin o kızı öldürdüler. Çekinmişti. “Benim kafamdaki travestiye benzemiyorsun” dedim ona. Onun da hoşuna gitti, oynadı. Bir fikirdi, bir anlatımdı. Kimseye de batmadı. O zamanlar daha bir demokrasi vardı. Demokrasi vardı.

Hayatınız boyunca siyaset topuna hiç girmediniz. Neden? Siyasi fikriniz yok muydu?

– Siyaset başka bir olay. Ben hukuka inanırım, adalete, paylaşmaya, özgürlüğe, ifade özgürlüğüne inanırım. Bunlar bir ülkenin en büyük dokunulmazlarıdır. İnşallah bunlar bir katakulliye gelmez. Çünkü hukuk olmayan memleket, memleket değildir. Dağ başıdır orası.

Kitap yazarken Türkiye’den ne kadar besleniyorsunuz? Mesela ‘tek adam hegemonyası’ndan bahsediyorsunuz kitapta…

– İnsan manzaraları olarak… İnsanların yaşamış oldukları hayat. Bu topraklarda yaşıyoruz. Bu cumhuriyetin insanlarıyız. Tek adamlığın ne olduğunu bilmiyorum açıkçası ama tek adam iyi değil. Yani tek adamlığın iyi bir şey olduğunu sanmıyorum. Bir şey de söyleyemem o hususta…

Bir başkanlık tartışması var gündemde.

– Bunun ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz biz. Halk da bilmiyor. Siz biliyor musunuz? Ben çok merak ediyorum mesela… Evet çıktığı zaman ne olacak?

Kitabınızda bir Türkiye-Çin karşılaştırması yapılıyor ve karakteriniz ‘Ceren’ utanıyor. Bu kadar verimli topraklarda böyle fakir kalmaktan dolayı başını öne eğiyor. Ne demek istiyorsunuz orada?

– Biz tarımda kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biriydik. Şimdi samanı bile ithal ediyorlar, dışarıdan alıyorlar. Bu iyi bir şey değil. Yani bu kadar toprağı, arazisi olan bir ülkede… Mahsuller dallarında çürüyor. Pazarda alan da ağlıyor, satan da. Bir ağlamayan kim var biliyor musun? Haldeki toptancı.

“GÖZÜMÜ CUMHURİYETLE AÇTIM”

Çok kuvvetli bir Milli Mücadele ve Atatürk vurgusu da var…

– “Başbakan olabilirsin, bakan olabilirsin, reisicumhur bile olabilirsin ama sanatçı olamazsın” diyor. Askerde, Ankara’da bando bölüğündeydim ben. Atatürk’ün bu lafı yazıyordu duvarda. Gider gelir o lafı okurdum. Çok sözü var ama sanatçı olarak en etkilendiğim sözü budur. Teşvik ediyor insanı. Atatürk’süz olmaz.

Biz kıymetini bilemiyor muyuz yeterince?

– Bilen biliyor. Bu kabullenmeyenler, rengini belli etmek için kullanıyor. “Bu bizdendir” deniyor. Niye? Atatürk’e sövdüğü için. Bunlar geçici şeyler.

Öyle mi düşünüyorsunuz, geçecek mi sizce?

– Mecburen geçecek. Türkiye’yi kurtarmış. Darmadağın olmuş bir ülke… Giren çıkan Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler, Yunanlılar… Parçalanıp gidiyoruz, bugünkü Irak gibi. Bir adam çıkıyor, “Arkadaşlar ya istiklal ya ölüm” diyor. Yani ya öleceğiz ya da bu ülkeyi kurtaracağız.

“Öyle bir intiba bırakmış ki… “

Hiç ümitsizliğe kapıldığınız oluyor mu?

– Ben kapılmıyorum. Atatürk de öyle bir intiba bırakmış ki sen unutursun ama dünya unutmaz. Düşünebiliyor musun? Mao, kültür devrimini yapmış adam… “Ben Çin’in Atatürk’üyüm” diyor. Sen unutabilirsin ama dünya unutmaz, kınar hem de. “Vay be” derler, “Bir adamı sığdıramadılar…” “Bir adamın heykelini bile sığdıramadılar” derler.

Ama öyle olmuyor.

– Ne gerek var ki bütün bunlara? O bir şey istemiyor ki. İdeallerini yazmış, çizmiş, Nutuk’lar bırakmış. ”Yaparsanız böyle olur, yapmazsanız siz bilirsiniz” demiş, gitmiş adam. Allah rahmet eylesin. Kim, ne derse desin. Ben Atatürk’ün kötü bir şey yaptığına inanmıyorum. Bırakmış olduğu cumhuriyete inanıyorum. Gözümü öyle açtım çünkü.

‘Sazdan Adam Grubu’ Lösemiye dikkat çekmek için saçlarını kazıtarak klip çekti

Zonguldak’ın Ereğli İlçesi’nde, ‘Sazdan Adam Grubu’ adıyla bir araya gelen kadın ve erkek amatör bağlamacılar, Lösemi hastalığına dikkat çekmek için saçlarını kazıtarak klip çekti.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 04. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

aha önce Michael Jackson’un 5’inci ölüm yıl dönümünde, ‘They don’t care about us’ adlı şarkısına ve Çanakkale zaferinin 100’üncu yılına özel çektikleri kliplerle gündeme gelen Sazdan Adam grubu, yeni projelerinde lösemi hastalığına dikkat çekmeye çalıştı. Kadın erkek 40 bağlamacıdan oluşan grup, sözleri kendilerine ait olan ‘Görmek lazım’ şarkısı klibinde lösemi hastalığına dikkat çekti.

Klipte, löselimi bir ilkokul öğrencisinin günlük yaşamı anlatılırken, grup üyeleri de saçlarını kazıtarak kamera karşısına geçti. Klibin sonunda grup üyelerinin toplu halde saçları kesilirken çekilen görüntülere de yer verildi.

”Sazdan Adam ekibi bu sefer Lösemi için çaldı.”

Grubun kurucusu Mehmet Ali Ürkmez, saz, cümbüş, keman ve diğer enstrümanlarla hazırlanan altyapı ile lösemi hastalığına dikkat çekmek ve bu hastaların neler hissettiğini göstermek adına projeyi gerçekleştirdiklerini söyledi. Ürkmez, şöyle konuştu:

“Amaç burada hastalığın doğru bilinen yanlışlarını anlatmak. Ne gibi? Ameliyat maskesi takmalarının sebebi onlardan bizlere geçirecekleri bir virüs varmış gibi algılanıyor. Aslında ameliyat maskesini mikroplardan ve diğer insanlardan korunmak için kullanıyorlar. Bu gibi yanlışlara dikkat çekmek istedik. Belki bu konuda bir fayda sağlarız. İnsanların dikkatini çekeriz. Arkadaşlarımız da bizleri yalnız bırakmadı. Saçlarımızı kadın erkek kazıtarak onların bir gününü yaşamak, empati kurmak istedik. Onların gözünden bakmak istedik. Şarkının sözlerinde de ‘Görmek lazım, sadece bakmak değil, hissetmek lazım’ var. Yani Sazdan Adam ekibi bu sefer Lösemi için çaldı.”

Ferhan Şensoy’dan yepyeni bir oyun: ‘Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?’

Usta sanatçı Ferhan Şensoy, ‘Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?’ adlı oyunuyla sahne alacak. İlk gösterimi 10 Şubat 2017 saat 20.00’de Ses 1885 – Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor.

 

––––––––––––––––––––––––––––––––– 03. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

iyatro ve sinema sanatçısı, oyun ve kitap yazarı Ferhan Şensoy, ‘Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi’ isimli yeni oyunuyla sanatseverleri ağırlayacak. Keyifli oyun, Ses 1885 – Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda sahnelenecek…

Ülkemizin nereye gittiğine ayna tutan bir oyun

Ferhan Şensoy’un yazıp yönettiği, ülkemizin nereye gittiğine ayna tutan oyun ‘Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?’ Ses 1885 – Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor.

Oyuncular

Ferhan Şensoy, Ali Çatalbaş, Serap Günaydın, Pınar Alsan, Elif Durdu, Müjgan Ferhan Şensoy ve Derya Şensoy.İlk gösterim: 10 Şubat 2017 saat 20.00’de …

Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?

10.2.2017 – Cuma 20:00
11.2.2017 – Cumartesi 20:00
12.2.2017 – Pazar 18:00
17.2.2017 – Cuma 20:00
18.2.2017 – Cumartesi 20:00
19.2.2017 – Pazar 18:00
25.2.2017 – Cumartesi 20:00
26.2.2017 – Pazar 18:00

Ses 1885 – Ortaoyuncular Tiyatrosu
İstiklal Cad. Halep İşhanı No: 140/90
TAKSİM / İstanbul

Biletler Ses Tiyatrosu gişesinde ve Biletix’te!

Online Bilet : www.biletix.com/etkinlik/UM711/ISTANBUL/tr
Gişe Tel : 0212 251 18 65

Aşıklar Şehri neden tarih yazıyor?

Romantik komedi türü filmlerin Oscar’da pek şansı yoktur. Peki Aşıklar Şehri nasıl oldu da 14 dalda aday gösterildi?

––––––––––––––––––––––––––––––––– 03. 02. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

ir ay önce yapılan Altın Küre ödül töreninde Aşıklar Şehri (La La Land) yedi dalda ödül alarak rekor kırdı. Damien Chazelle’in yönettiği müzikal film 14 dalda Oscar’a aday gösterilerek All About Eve ve Titanik filmlerinin adaylık rekorlarını da kırmış oldu.

Kimileri, Ay Işığı (Moonlight), Loving ve The Birth of a Nation gibi sosyal ve politik içerikli filmlerin adaylığı daha çok hak ettiğini ileri sürdü.

Bu anlaşılır bir tepki olabilir. Ay Işığı, Gizli Sayılar (Hidden Figures) ve Fences gibi en iyi film dalında aday gösterilen diğer filmlerin yanında Aşıklar Şehri çok da ilerici bir film değil. Ama bu Oscar adaylarını belirleyenler için korkakça ve rahat bir seçim olduğu anlamına gelmiyor. Açık bir siyasi mesaj içermiyor olmasına rağmen ödül kurumlarını etkileyecek kadar iyi olması Aşıklar Şehri’ni bu kadar olağan dışı kılıyor.

Ay Işığı, Gizli Sayılar ve Fences gibi filmlere kıyasla Aşıklar Şehri içerik olarak pek ilerici olmayabilir.

Bu yılki Oscar adayları oldukça çeşitli filmleri içeriyor. Fakat genellikle ağır dramların ve ciddi konuların işlendiği filmlerin Oscar aldığı görülüyor. En iyi film kategorisinde ödül alan filmlere baktığımızda Spotlight’ta çocuk istismarı, 12 Yıllık Esaret’te kölelik, Ölümcül Tuzak’ta (The Hurt Locker) savaş, Milyoner’de (Slumdog Millioner) yoksulluk konularının işlendiğini görürüz. Birdman ve Artist gibi daha eğlence ağırlıklı gibi görünen filmlerde bile kahramanların depresyon ve yabancılaşma kuyusuna düşüşü anlatılır bir yandan.

Bunlar karşısında Aşıklar Şehri’ndeki sağlıklı, çekici, yetenekli hayalperestlerin şikayet eden bir halleri yoktur. İlginç olan da budur zaten. Bu film romantik komedi tarzında yapılmıştır ve bu tür filmlerin Oscar aldığı pek görülmemiştir.

1978’de en iyi film dalında Oscar alan en son romantik komedi Annie Hall oldu. O günden bu yana bu alanda sadece 1995’te Dört Nikâh ve Bir Cenaze, 1997’de Yeni Bir Başlangıç (Jerry Maguire) ve 1998’de Benden Bu Kadar (As Good As It Gets) en iyi film dalında aday gösterildi.

Oscar hem romantik komedi hem komedi türü filmleri göz ardı etmesiyle biliniyor. Ama 1990’lardan bu yana Hollywood’da da bu tür filmlerin sayısı giderek azaldı.

 Artist gibi modern eğlence filmlerinde bile kahramanların depresyona ve yabancılaşma duygularına kapıldığını görüyoruz.

Filmlerinde romantizme biraz da komedi eklemek isteyen yönetmenler bunu hakkıyla yapamadı. İnsana kendisini iyi hissettiren, rahatsız etmeyen bir aşk hikâyesini komedi unsurunu da ihmal etmeden işleyen filmleri son zamanlarda görmediğimizi akılda tutarsak Aşıklar Şehri’nin ne kadar özel olduğunu daha iyi anlarız.

Filmin ilk yarısında iki insan arasındaki yakınlaşma ve flörtü anlatan sahnelerde hiçbir aşırılık görmüyoruz. Mia (Emma Stone) ilerlemeye çalışan bir aktris, Seb (Ryan Gosling) ise caz piyanisti olarak karşımıza çıkıyor. Karşılaşmaları trafikte düşmanca bakışma şeklinde oluyor. Bir süre sonra Mia Seb’i bir restoranda piyano çalarken görüp etkileniyor. Fakat Seb işten kovulma üzüntüsüyle onu görmeden sokağa çıkıp gözden kayboluyor.

Ortalama bir 21. Yüzyıl romantik komedi filminin bu aşamasında baş kahramanların sarhoş olmuş, sevişmiş ve sonra yakın arkadaşlarına pişmanlıklarından söz ediyor olması gerekirdi. Fakat yönetmen bu filmde ilk sahneleri Mia ile Seb’in kendi kişisel kariyer ve arzularını anlatmak için kullanıyor. Sonunda karşılaştıklarında izleyici artık onları tanıyor ve aşık olmalarını bekliyor durumdadır. O zaman bile olaylar aceleye getirilmeden gelişiyor olacaktır.

Filmde Emma Stone ile Ryan Gosling arasında çok iyi bir uyum göze çarpıyor.

Havuz kenarında düzenlenen bir partide Mia’nın Seb ile alayı, sonra onun çaldığı piyano eşliğinde dans etmesi hoş sahnelerden biridir. Parti sonrası loş caddelerde yaptıkları yürüyüş ile birbirlerini daha iyi tanımaları, Mia’nın sinema buluşmasını neredeyse kaçırması, sonra da rasathaneden gece manzarası unutulmayacak diğer sahneler.

Amerikalı yönetmen Judd Apatow’un dediği gibi, “İyi bir komedi insanı yormaz, bu nedenle insanlar sorunlara odaklı filmler yapmanın daha zor olduğunu sanır”.

Eski tür ilişkileri konu edinen Aşıklar Şehri de insanı yormuyor. Peki bu iş bu kadar kolaysa Chazelle dışında başka bir yönetmen neden bunu başaramadı?

Tesadüf o ki Chazelle’in filmde rol vereceği Emma Watson ile Miles Teller daha sonra çekilmiş, böylece Stone ve Gosling’in yolu açılmıştı. Bu ikili ise daha önce başka filmlerde de oynamıştı. Sevimliliklerinin yanı sıra aralarındaki uyum farklı rol yapma tarzlarından kaynaklanıyor. Stone’dan duygu aktığını görüyoruz. Mia’nın mutluluğu da öfkesi de hemen yüzüne yansıyor. Gosling ise bu konuda daha cimri davranıyor; dudağının hafiften kıvrıldığını ya da kaşını biraz kaldırdığını görüyorsunuz. Bu durum seyircide Seb’in de Mia kadar açık ve cömert olması arzusunu doğuruyor.

Filmin ilk yarısında yaratılan sihirli hava onu ödüle layık kılıyor.

Aşıklar Şehri sadece oyuncuların uyumu bakımından iyi değil elbette. Görüntü, köstüm, tasarım, Justin Hurwitz’in müziği ve başka birçok dalda Oscar’a aday gösterilmesi de bundan.

Filmin ilk yarısında yaratılan sihirli hava onu ödüle layık kılıyor. Birlikte güzel müzik üreten iki insanla ilgili zarif bir şekilde inşa edilen komedi unsurunun yarattığı büyü.

BBC