Category Archives: Yaşam

Şehrin mimarisi psikolojimizi nasıl etkiliyor?

Şehirlerde yaşayan nüfus artarken şehir planlamacıları kentlerin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ‘nöro-mimari’ ile yeniden ele alıyor.

––––––––––––––––––––––––––––––– 17. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

ehirlerde yaşayan nüfus artarken şehir planlamacıları kentlerin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ‘nöro-mimari’ ile yeniden ele alıyor. “Biz binaları biçimlendiriyoruz, sonra onlar bizi biçimlendiriyor” demişti ünlü İngiliz siyasetçi Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanan parlamentonun tamiri konusunda konuşurken, Ortaya attığı bu tezi bugün nörobilimciler ile psikologların desteklediğini duysa mutlu olurdu kesin.

Bugün binaların ve şehirlerin genel sağlığımızı ve ruh halimizi etkilediğini, beynimizin hipokampal bölgesindeki özel hücrelerin, yaşadığımız yerin geometrik ve alan düzenlemelerine uyum sağladığını biliyoruz. Fakat çoğu zaman, eşi olmayan bir tasarım yaratma kaygısının, bu tasarımın şehirde yaşayanlar üzerindeki etkisinin önüne geçtiğini görüyoruz. Ama bu durum değişmeye başladı.

Bilinçli Şehirler Konferansı

İngiltere’nin Newcastle şehrindeki Northumbria Üniversitesi’nde mimari ve bilişsel bilim alanında çalışma yapan Ruth Dalton, kenti kullananlar için en iyi tasarımlara yönelik kurallar olduğunu, ancak birçok mimarın bunları göz ardı ettiğini söylüyor.

Geçen ay Londra’da yapılan Bilinçli Şehirler Konferansı (Conscious Cities Conference) bilişsel bilimcilerin buluşlarını mimarların kullanımına daha iyi sunmasının yollarını tartıştı. Konferans, akademik düzeyde yolları çokça kesişen, ama bu ortaklaşmayı pratiğe yansıtamayan çok sayıda mimar, tasarımcı, mühendis, sinir bilimci ve psikoloğu bir araya getirdi.

Tokyo. Kentin görünümü, yeşil alan miktarı kent sakinlerinin psikolojisi üzerinde etkili oluyor.

Konferans konuşmacıları, psikolojiyi temel alan yaklaşımların şehir planlamasını değiştireceğini ifade ediyor.

Örneğin 1950’lerde yapılan bazı apartmanlar, suç işleme, yoksulluk ve işlevsizlik simgesi haline gelmişti. Yan yana dikilmiş çok sayıda apartman, içinde yaşayanlara izolasyon hissi veriyor, doğru tasarlanmamış kamu alanları, bunları kullananları başarıya yöneltmiyordu.

Bina cephelerinin etkisi

Bugün psikolojik araştırmalar sayesinde insanların hoşuna giden ve onları teşvik eden kentsel alanların nasıl olması gerektiğine dair daha fazla fikir sahibiyiz. Üzerimize takabileceğimiz türden küçük cihazlar veya akıllı telefon uygulamaları sayesinde, kentte dolaştığımız farklı ortamlarda beyin aktivitesini ve bu yolla ruh halini ölçmek mümkün.

Böylece şehir tasarımlarının vücudumuzu ve ruh halimizi nasıl etkilediği konusunda fikir sahibi olabiliyoruz.

Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde tasarımın psikolojik etkileri üzerine araştırma yapan Colin Ellard’a göre, bina cepheleri insanları fazlasıyla etkiliyor. Bina cephesi karmaşık bir yapıya sahip ve ilginçse insanları olumlu etkiliyor, basit ve monoton bir görünüm ise olumsuz etki yaratıyor.

Şehirde gökdelen gibi yapıların psikolojik etkileri araştırılıyor.

Ayrıca kentte park ve yeşil alan veya yakın bir yerde ormanlık olması da şehir stresini atmada önemli rol oynuyor.

Yaşanacak en iyi şehirler listesinde hep üst sıralarda yer alan Vancouver’da binaların dağ, orman ve deniz manzarasını görecek şekilde inşa edilmesine özel önem veriliyor. Yeşil alanların sağlık ve psikolojik olarak sağaltıcı etkisi biliniyor.

Doğal ortamların görsel karmaşıklığı olumlu bir ruhsal etki yaratıyor. Aynı şey mimari açıdan da geçerli.

Şehirde sosyal izolasyon

Şehir planlaması, insanların kendisini iyi hissetmesini sağlamaktan daha öte bir önem taşır. Araştırmalar, şehirde yaşayanlarda şizofreni, depresyon, kronik anksite gibi ruhsal hastalıkların gelişmesi riski çok daha fazla.

Bunun başlıca nedenlerinden biri, araştırmacıların “sosyal stres” olarak adlandırdığı ve komşularla sosyal ilişki geliştirememekten kaynaklıdır. Heidelberg Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, şehirde yaşamanın bazı insanlarda beyin yapısının değişmesine neden olduğunu ortaya koydu. Bunun erken yaşta stres içeren tecrübelerden kaynaklandığı sanılıyor.

St Louis’deki Pruitt-Igoe konut kompleksi toplumları birbirinden ayırıyor ve birbirine yabancılaştırıyor diye çok eleştiri aldı.

Sosyal izolasyonun birçok hastalık açısından risk faktörü oluşturduğu kabul ediliyor. O halde, bu durumu ortadan kaldıracak, insanlar arasında bağlantı kurulmasını teşvik edecek tasarımlara ağırlık verilebilir mi?

Sosyolog William Whyte’ın şehir planlamacılarına tavsiyesi, kamu alanlarında insanları birbirine yaklaştıracak nesnelerin veya oturma düzeninin olmasıydı.

1975’te New York’taki Rockefeller Center’da ağaçların altına konan banklar, aynı şekilde Times Meydanı’nda uzun granit bankların olması olumlu işlev gören örnekler olarak anılıyor.

Kamu alanlarını zenginleştirmek şehirdeki yalnızlığı ortadan kaldırmaz, ama şehir sakinlerinin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlar. Ellard, milyonlarca yabancı arasında yaşamanın insanın doğasına aykırı olduğunu söylüyor.

Şehirde insanların birbirine iyi davranmasını sağlayacak ortamların yaratılması gerektiğine inanan Ellard, bunun da onların kendisini iyi hissedecekleri ortamlarla mümkün olduğunu, pozitif hisseden insanın bir yabancıyla konuşma olasılığının arttığını belirtiyor.

Canada’nın Vancouver kenti yaşanılacak en iyi kentler listesinde başlarda yer alıyor.

Yön duygusu önemli

Şehirde insanların kendisini kötü hissetmesine neden olacak şeylerden biri yön belirlemesini zorlaştıran ve sürekli bir kaybolmuşluk hissi veren tasarımlardır. Londra bu bakımdan kötü ünlüdür, oysa caddeleri birbirini kesecek şekilde inşa edilmiş New York’ta yön bulmak çok daha kolaydır.

Bir yere ait olma duygusunu hissetmek için orada yön duygusunu hissetmeniz, her şeyin birbiriyle uzamsal bağlantısını anlamanız gerekir. Londra’daki Piccadilly Circus gibi hangi yönden baksanız aynı izlenimi veren rotasyonel simetri alanları bu bakımdan kabus gibidir.

Binaların içinde de yön duygusu önemlidir. Bu bakımdan kötü ünlü binalardan biri, mimari ödül alan Seattle Merkez Kütüphanesi’dir. Binayı inceleyen bir uzman, mimarların bu kadar hayran olduğu bir binanın bu kadar işlevsiz olmasına anlam verememişti.

Seattle Halk Kütüphanesi karmaşık tasarımıyla mimarların övgüsünü kullanıcıların eleştirisini alıyor.

Kontrolü insana vermek

Şehirdeki bir tasarım insanların tercih ettiği şekilde olmayabilir. Bunu en bariz biçimiyle parklarda görürüz. Tasarlanmış yürüyüş güzergahlarından farklı olarak çimenlerin üzerinde patikalar oluşur. Dalton’a göre bunlar, mimarlara ve planlamacılara karşı bir tür kitlesel isyandır. Ayrıca başkalarının nerede bulunmuş olduğu ve gelecekte de nereye yöneleceğine dair bir ortak bilinci ifade eder.

Dalton aslında mimarların, nörolog ve psikologların üzerinde anlaştığı bir konuya parmak basıyor: Başarılı tasarım, binaların bizi nasıl şekillendirdiğiyle ilgili değil, insanlara çevreleri üzerinde kontrolün ellerinde olması hissini vermekle ilgilidir. İşte nöro-mimari böyle bir şehir tasarımı yaratmaya çalışıyor.

BBC Türkçe

Mirgün Cabas: Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum

CNN Türk’te hazırlayıp sunduğu ‘Her Şey’ programına geçen sene son verilen gazeteci Mirgün Cabas, “Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok” dedi.

––––––––––––––––––––––––––––––– 10. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

azeteci Mirgün Cabas, hem ekonomik olarak güçlü hem de bağımsız bir medyaya ihtiyaç duyulduğunu belirterek “Gücü olanların tepesinde baskı var, baskıyı göğüslemeye hazır olan bağımsızların da gücü yok. İkisi nasıl bir araya gelecek, bilmiyorum. Ama gazetecilik hamamböceği gibi. Her koşulda hayatta kalmayı başarır” dedi. CNN Türk’te hazırlayıp sunduğu “Her Şey” programına geçen sene son verilen Cabas, “Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok” ifadesini kullandı.

Bu hafta Can Yayınları tarafından yayımlanan ‘2001-Eski Türkiye’nin Son Yılı’ başlıklı kitabına ilişkin Hürriyet’ten Ayşe Arman’a konuşan Cabas, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin sebebini 2001 yılına bağladığını ifade etti.

Ayşe Arman’a konuşan Mirgün Cabas’ın açıklamaları şöyle:

Mirgün Cabas… Yıllardır basının içinde. Güvenilir, saygın bir gazeteci. Ve televizyon habercisi. Çeşitli haber programları yaptı; Banu Güven’le, Ruşen Çakır’la, Hakkı Devrim’le, Can Kozanoğlu’yla…

Şimdi işsiz. Fakat öyle bir kitap yazdı ki, kayıtsız kalmak imkânsız. Çok sıkı bir araştırma. 2001 yılının ıcığını cıcığını çıkarttı. O yıl yaşanan 30 farklı olayı yorumladı. Neden mi yaptı? Bugüne nereden geldiğimizi anlamak ve anlatmak için. Geride bıraktığımız ve unuttuğumuz olayları okuyup yeniden hatırlayınca dehşete düşmemek elde değil! Mirgün Cabas’ın ‘2001-Eski Türkiye’nin Son Yılı’ kesinlikte okunması gereken bir kitap bence…

Mirgün, gönülden tebrik ediyorum. Manyak titiz bir çalışma bu! Tarihe kalacağı ve araştırmacıların bu kitaba başvuracağı kesin. Hadi başlayalım… Niye kafayı 2001 yılına taktın?

– Çünkü çok acayip bir yıl! Bugün yaşadığımız Türkiye’nin, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin sebebini, temelini görüyorsun o yılda…

En önemli yanı ne?

– Görünürdeki en önemli yanı, AKP’nin kurulduğu yıl olması. Ama asıl önemli özelliği, AKP’yi işbaşına getiren zemini olgunlaştırmış olması. 30 ayrı olay anlatıyorum kitapta. Bunların arasında ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık, askerlerin siyasete müdahalesi, yolsuzluklar, 11 Eylül gibi olaylar da var. Ama siyasetle doğrudan ilgisi olmayan daha renkli konular da… O yılın medya, magazin gündemini, televizyon âlemini filan da anlatıyorum. Amacım, yaşadığımız dönüşümü de göstermek…

Sence ‘eski Türkiye’nin son yılı, ‘yeni Türkiye’nin başlangıcı mı 2001?

– Önce şu ‘yeni Türkiye’ tanımını bir konuşalım. Çünkü biliyorum, bu söze sinir olan çok. ‘Yeni Türkiye’ sözü benim için bir yargı ya da olumlama taşımıyor. Yani bunu, iktidarın kullandığı anlamda, bugünkü Türkiye’yi parlatmak için kullanmıyorum. Ama 15 yıl öncesine göre, yeni bir durum yaşadığımız da ortada. Yeni Türkiye de bir günde ortaya çıkmadı. Ama bir yere çizgi çekeceksek, her şeyin başladığı, AKP’nin kurulduğu yere çizgiyi çekmek bana yerinde geliyor…

“Buraya nereden geldik” diye soruyorsun… Buraya oradan mı geldik?

– Valla, tam da oradan gelmişiz Ayşe! Ben bu kitap için çalışmaya başladığımda, doğrusu bu kadar renkli malzemeyle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Her gün, “Vay canına! Yuh! Bu da mı olmuştu ya! Bu da mı 2001’deydi” diye diye çalıştım. Düşün ki, 2001’de ben televizyonda haber yapıyordum, haber merkezinin müdürüydüm üstelik! Bunların hepsi, bölük pörçük elimin altından geçmişti. Ama nasıl da unutmuşuz her şeyi… Ve bugünden bakınca her şey nasıl da acayip görünüyor! Bir de tabii bugünleri yaşamayan, hiç bilmeyen bir nesil var. Bugün 20 yaş civarında olup da AKP’den başka iktidar görmemiş bir kuşak. Bir önceki Başbakan Ecevit’i bile şöyle böyle biliyorlar. Sanırım en çok onlar şaşıracak o Türkiye’yle karşılaşınca…

O 2001 yılı, sence ne kadar felaket bir yıldı? Ve sonucu ne oldu?

– Felaket olması şuradan kaynaklanıyor: İki yıl önceki korkunç depremin ardından 2000’de bir ekonomik kriz yaşanmış, bununla boğuşulurken 2001’in başında MGK’da, Cumhurbaşkanı’yla Başbakan çocuk gibi kapışıyorlar ve olaylar gelişiyor. Büyük bir kriz, sonra Kemal Derviş’in gelişi… Sıkı bir ekonomik dönüşüm, koalisyonda her dakika kapışma… Bahçeli’nin bugünkü gibi çıkışları… Asker, hükümetin ensesinde boza pişiriyor… AKP, adım adım kuruluyor… Bu arada sırf Melih Gökçek’in AKP kurulurkenki dansını izlemek için bile o bölümü okumaya değer! Zevkle yazdım o bölümü. Gülen Cemaati palazlanıyor ve milletin başına bela olmaya başlıyor. Her gün bir başka banka batıyor, anlı şanlı işadamları, yaka paça yurtdışından getiriliyor. Yolsuzluk operasyonlarıyla yüzlerce kişi içeri alınıyor. Mafya bir yandan cezaevinde katliam yapıyor, öbür yandan gazetelerde mafya magazini diye bir şey başlamış. Çeçen eylemcisi, Hizbullah’ı, UFO’ya taş atan köylüsü, Reha Muhtar haberciliğinin en parlak zamanları… Bir ülkede yaşanan her şeyin siyasal ya da toplumsal sonuçları oluyor. İşte o sonuç, bu sonuç…

Bize neyi göstermek için yazdın bunları?

– Birçoğumuz, “Niye böyle oldu memleket? Şimdi ne olacak” diye kendi kendimize soruyoruz. Bu sorunun doğru cevabını bulmak için, “Eski Türkiye neye benziyordu? Biz buraya nereden geldik” sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Ben doğru cevabı buldum sanırım. Kitabı okurken şunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsanlar, nereden kaçtı da AKP’ye sığındı? Merkez sağın, yerle bir olup siyasetten silinişi, iki partili Meclis… Abuk sabuk fanteziler peşindeki bir CHP… Bir önceki seçimde iktidar olup sonraki seçimde yüzde 2.5 oy alan DSP… Anlatmakla bitmez ki!

Peki bu kitap, nasıl delilik örneği? Ne kadar uğraştın?

– Fikrin ortaya çıkmasıyla bitmesi arasında iki yıl var. En büyük şansım, malzememin çoğunun internette olmasıydı. O kısmı aylar sürdü. Her gün oturup 2001’in herhangi bir gününü yeniden yaşıyordum. Sonra bir gün daha… Sonra bir gün daha… Sonra başka bir gazetenin arşivine girip yeniden… Sonra döneme ve olaylara dair kitaplar, anılar… Bir de röportajlar var tabii. 15 kişiyle konuştum. Anlattığım olayların aktörü ya da tanığı olan, Mesut Yılmaz’dan Dinç Bilgin’e kadar…

Kitap bitince ne hissettin?

– Boşluğa düştüm. Televizyondaki programım bitince düzenli işim bu olmuştu. Biraz tadını çıkarayım, yeni bir şeye girişeceğim. Yazmak ayrı, yayınlandığını görmek ayrı mutluluk…

Kitabı kızın Leyla’ya adamışsın. Çok hoşuma gitti. Onun, “Kitap nasıl gidiyor baba?” diye sorması seni nasıl etkiledi?

– Leyla, beni bir televizyoncu olarak tanıdı. Sonra bir anda işsiz kalınca, bunun etrafımda yarattığı dalgalanmadan o da etkilendi. Sokakta insanlarla ya da çevresindeki konuşmalara tanık oluyordu. Bir anda “Nasıl yani! Babam kovuldu mu? Niye?” diye bir şaşkınlık, bir güven sorunu yaşadı. Hafif de ürkekleşti galiba. Ona kitap yazdığımı söylediğimde bu fikre çok sarıldı: “Babamın bir işi var!” Herkese, “Benim babam kitap yazıyor” diye anlatıyordu. Hemen her gün de bana o soruyu soruyordu: “Baba, kitap nasıl gidiyor?” Ben de ona, “Bugün 10 sayfa yazdım”, “Bugün bir bölüm bitti” diye rapor veriyordum. Sonra bana gelen ilk kopyayı ona götürdüm. İthaf sayfasında adını görünce yüzündeki güzelliği anlatamam!

Kitapta sorduğun soruların cevabını sen nasıl veriyorsun: AKP öncesi Türkiye neye benziyordu? Türkiye nasıl değişti? Bazı şeyler nasıl değişmedi? Başka türlü olabilir miydi?

– Özetle şöyle söylüyorum. Bir çukurdaymışız, bizi çıkarıp başka bir çukura atmışlar! Bu çukur, biraz daha derin olabilir hatta. Başka türlü olabilir miydi? Olurdu elbet. En azından bu kadar kötü olmayabilirdi…

Sence Türkiye’de gazetecilik bitti mi?

– Bitmedi. Türkiye’deki başka pek çok şey gibi ciddi bir krize girdi. Ama kitabın sonunda NTV’deki mesaimizden yola çıkıp Can Kozanoğlu’yla uzun uzun konuştuğumuz gibi, “Gazetecilik nedir, nasıl yapılır”ı görmeden işe başlayan ve bugünün koşullarında, çalışırken de öğrenemeyecek bir genç gazeteci kuşağı, mesleğe girdi. Nasıl yapılacağını bilenlere ne olduğunu da biliyorsun işte…

“Eski Türkiye de matah bir şey değildi!” diyorsun bu kitapta…

– Eski Türkiye’ye bakıp ne gördüğüne göre değişir. Ekonomik olarak iyi değildi. Sağlıksız bir Başbakan ve sıkıntılı bir koalisyon vardı. Peki bugün ekonomi daha mı iyi? Başkanımız sağlıklı ve tek parti iktidarı var. Herkes daha mı mutlu? O zaman, ülkenin daha az muhafazakâr olmasını, bugünkü muhafazakâr görünme numarasını saymıyorum bile. Bak, en azından şu var: O günün gazetelerini okuduğunda, Türkiye’nin gerçekte ne durumda olduğunu anlayabiliyordun. Bugün gazeteyi okuyunca, aslında bilmen gereken bir sürü şeyin satır aralarına gömüldüğünü, yutulduğunu görüyorsun. Kitabın girişine de yazdım. Benim bu kitapla yaptığımı, 15 yıl sonra biri 2017 için yapmak istese işi zor.

Kitapta, Unakıtan’la, orman arazisine yasa dışı ev yapma tartışmasını nasıl yaşadığınızı anlatıyor… Bugün benzeri bir şey yaşanabilir mi?

– Al işte… Beğenmediğimiz eski Türkiye’nin sınırlarından bir manzara! Haber bültenine bakanı bağlayıp, “Sizin yasadışı araziniz varmış!” diye sorabiliyordun. Birincisi yayına çağırabiliyordun, ikincisi başına bir şey gelmiyordu. İktidarın hala bir hesap verme derdi vardı, hala hesap verebilir durumdaydı. Eski Türkiye mi iyiydi, yeni Türkiye mi sorusunun tek cevabı yok. Ama karşılaştırabilmek her zaman iyidir…

“2001 ekonomik krizinde, hükümet, duvardan duvara vuruldu, 2017’de kriz lafı dahi edilemiyor” diyorsun… Bu durumu nasıl açıklıyorsun?

– Sindirilmişlikle! Silah ve güvenlik sektörü dışında işleri geçen yıla göre daha iyi olan hiç kimse yok Türkiye’de. Tek bir sektör gösteremeyiz. Yine de kimse ağzını açıp “İşler kötü gidiyor, ben batıyorum!” diyemiyor.

Bugünkü Türkiye’nin mimarı sence kim?

– Asker. Askerlerle, işgüzar savcılar, elbirliğiyle bizi bugünkü çukurun ağzına getirdiler! Sen çukurun ağzına gelince, seni arkadan itecek birileri de çıkıyor tabii. Bugünden bakınca, o askerlerin kalın kafalılığı daha da can yakıyor.

Günün birinde tekrar dört başı mamur gazetecilik yapılabilecek mi sence?

– Bunun için hem ekonomik olarak güçlü hem de bağımsız bir medyaya ihtiyacımız var. Gücü olanların tepesinde baskı var, baskıyı göğüslemeye hazır olan bağımsızların da gücü yok. İkisi nasıl bir araya gelecek, bilmiyorum. Ama gazetecilik hamamböceği gibi. Her koşulda hayatta kalmayı başarır…

“Bu haberde her şey var. Akıl yok! Ne münasebetle etmiştin o lafı?

– Taraf Gazetesi’nin manşeti yüzünden. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV santralinden yapılan aramalar yüzünden düştüğünü iddia eden haber! Saçma sapan bir şey. Bir de uzman görüşü almışlardı. Helikopterin içinde çip yerleştirilmiş olabilirmiş filan. Klasik bir Mehmet Baransu haberiydi. Haberi yapış biçimleri savunmaları, o sonsuz kibir. Tam bir gazetecilik faciasıydı. Aramaları ben yaptığım için suç duyurusu yapıldı hakkımda, beş yıl filan soruşturması sürdü. İşte Taraf’ın, iyice gemi azıya aldığı zamanlar… Yeni Türkiye’nin önceki versiyonlarından biri…

Motorsiklet manyaklığı ne münasebet?

– Manyaklığım hem motora hem de arkadaşlara aslında. Motosiklet arkadaşlarımla yaptığımız seyahatlere. Durup dururken gitmeyeceğiniz yerlere toplanıp motora binmeye gidiyorsun. Namibya’nın çölü, Mozambik’in gölü, Karadağ’ın ormanı… Ne işin var normalde? Bir de iki sezon motosikletle program yaptım televizyona. 2011’de bir gecede NTV’nin yayın formatı değişti. Bütün siyasi programları ekrandan kaldırdılar. Seçim öncesindeki siyasi baskıyla başa çıkamadıkları için. Benim program da bir gecede bitiverdi. Sonra “Ben bir seyahat programı yapayım bari” dedim. Tabii seyahat programıydı ama Hatay’daki kamplardaki İslamcı Suriyeli savaşçıları da çektim, yıkılan heykelleri de konu ettim, düşürülen uçak enkazlarına da gittim, HES’leri de, bilumum çevre hoyratlığını da… Yani motosikletin arkasına sığınıp tatlı tatlı işimi yaptım, en sevdiğim en çok izlenen işlerimden biri o oldu…

Erdil Yaşaroğlu’yla birlikte ne tür çılgınlıklar yapıyorsunuz?

– Pek çılgınlık yapmıyoruz! Birbirimizin en hızlı zamanlarını ıskaladık çünkü, biraz geç tanıştık. Bizi en çok yakınlaştıran, motosiklet seyahatleri. “Ulan, dünyanın en romantik yerlerine seninle gidiyoruz. Yetmezmiş gibi bir de aynı odada kalıyoruz!” diye dalga geçiyor…

“Artık iki çocuğum var, daha dikkatli olmak zorundayım!” diyor musun?

– Bak, bu delice bir şey. Sen de bilirsin. Şöyle bir şey olmaya başladı. Şimdi bizim üç çocuğumuz var ya, son zamanlarda Tuba’yla (Ünsal, eşi) baş başa seyahat için her uçağa bindiğimizde şunu düşünüyorum, “Uçak düşerse çocuklar n’lacak? Leyla’nın annesi var, o tamam… Sare’nin babası var, o da tamam… Peki ya Civan? Acaba Leyla’nın annesi mi alsa, teyzesi mi büyütür, büyükannelere mi gitse?” İşte o zaman biraz nefesim daralıyor…

İşsiz kalınca, “Tam zamanlı babayım” dedin. Tuba da, senin sıkı bir baba olduğu anlatmıştı. Öyle misin gerçekten?

– Tutulması gereken her köşeyi tutmaya çalışıyorum, öyle diyeyim. Beslenmeden okul hayatlarına, uyku düzenlerinden sosyal yaşama kadar. Bir de bizde trafik karışık. Biri annesinden geliyor, diğeri babasına gidiyor. Gittiler, geldiler, okul, gösteri, resim, müzik, eve gelen ablalar derken, birinin trafik polisliği yapması gerekiyor. Tuba’yla el ele götürüyoruz.

Ne kadar düşkünsün çocuklarına?

– Çoook. Sevgi, sorumluluk, vicdan azabı… Bu paket standart geliyor herkese sanırım. Her ana baba ne yapıyorsa, onu yapıyorum herhalde…

Siz Tuba’yla yepyeni bir aile modeli oluşturdunuz… İkinizin de başkalarından çocukları var, bir de ortak çocuğunuz var. Çok da mutlu görünüyorsunuz. Peki ne tür sorular yaşanıyor?

– En büyük mesele, trafiği düzenlemek. Gidiş gelişler… Sonrasında da birbirleriyle geçinmeleri. Ama o kısmı atlattık. Kızlar çok iyi arkadaş oldular, her faaliyette önce biri, diğerini soruyor. Şu ara Civan’la başımız dertte. Dünyanın en sevimli haydutu oldu!

Kızlar, oğlanı en şanslı mı buluyor?

– Bir keresinde öyle dediler, evet. “Civan, ne şanslı hep aynı evde kalıyor…” Bunu dediler ama gidip gelmekten de hiç şikayet etmiyorlar. Sare’nin babasında, Leyla’nın da bize geldiği zaman müthiş karakteri değişiyor, fark ediyoruz. Acayip munis ve uysal oluyorlar. Annelerine çıkardıkları zorlukların hiçbirini babalardayken çıkarmıyorlar!

Ekşi Sözlük’e göre, siz Beckham ailesi gibiymişsiniz. Güzelsiniz, medyatiksiniz, insanlar hayatınızı merak ediyor, karın çok güzel, önde ve gözde… Bunlar seni rahatsız ediyor mu?

– “Roma’ya gidince Romalı gibi yaşanır!” diye bir söz var. Bu hayat, bu çocuklar, bu eş benim… Hayatta bir tercih yapınca, o başka tercihleri de yanında getiriyor. Şikâyet etiğim hiçbir şey yok hayatımla ilgili…

Nasıl bir hayat istiyorsun gelecekte?

– Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok. Gerçi bu koşullarda yapmak istiyor muyum? Sanmam. Aslında aynı anda siyasetten de uzak kalmak istiyorum. İkisi birden nasıl olacak, bilmiyorum…

Sosyal Medyada Ne Kadar Dürüstsünüz?

Gerçek ismi Berrak Tuna olan Instagram fenomeni Berraque ‘ideal vücut’ algısına karşı çıkıp ‘beden olumlama’ iddiasını savunuyor. O, Instagram ve Twitter hesaplarında kimilerinin ”fazla kiloları olanlar bikini giymemeli” söylemlerine inat ‘kendini iyi hissettiğin her kıyafet senin vücut tipine uygundur’ düşüncesini savunuyor.

 

––––––––––––––––––––––––––––––––– 09. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

ünümüzde hayalini kurduğumuz ‘ideal vücut’a ancak fotoğraflarımızı düzenleyerek sanal dünyada ulaşıyoruz. Sosyal medya fenomeni Berrak buna ihtiyaç duymadığını düşünüyor ve tepki almasına rağmen kilolu bulunan fotoğraflarını paylaşmaktan çekinmiyor.

Barbie bebeklerle küçük yaştan empoze edilen ideal vücut tanımı çocuklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturuyor. Instagram fenomeni Berrak da blogunda yazdığı yazılara göre, bu çocuklardan bir tanesiydi. 12 yaşından beri diyet yapan Berrak, bu kalıbı artık aştığını ‘beden olumlama’ düşüncesini benimsediğini söylüyor.

Çocukluğundan beri kilo vermeye çalışan sosyal medya fenomeni, zaman zaman anoreksiya ve depresyon gibi sağlık problemleri geçirdiğini söylüyor. Bu dönemde verdiği kilolarla ilgili takipçilerinden aldığı olumlu tepkilere rağmen, olayın iç yüzü farklıydı. Zayıflığın mutluluk getirmediğini anladı.

‘Beden olumlama’ fikriyle ilgili düşüncelerini açıkladığı bir Youtube videosu da çeken Berrak bu düşünceyi nasıl benimsediğini anlatıyor. Fikri dışlanan insanların bedenlerini sevip sahip çıkmasından geliyor. Önemli olanın içinde yaşadığın bedeni sevmekten geçtiğini vurguluyor. Sadece zayıflık ve şişmanlık meselesi değil, daha geniş bir anlam içeriyor. Kellik, sivilce gibi toplumda farklı nitelendirilen her durumun beden olumlamayla aşılabileceğini düşünüyor. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada tek tip profilin olmayacağı düşüncesinde.

Sosyal medyadan düşüncesini duyuran Berrak, paylaştığı özgüvenli fotoğraflarıyla dikkat çekiyor.

“Vücut tipime göre değil, paşa gönlüme göre giyinebildiğim, kendimi sosyal, fiziksel ve psikolojik olarak sağlıklı hissettiğim her an benim en ideal halim.Benim için ideal dediğin paşa gönlüm ne isterse o, kendimi nasıl güçlü hissediyorsam öyle. Sizin için de öyle olsun.”

Şişman kelimesini hakaret olarak algılamadığını belirten Berrak, “Zayıf nasıl niteleme sıfatıysa şişman da buna benzer. Kişiyi, bedeni niteler herhangi bir negatiflik ya da farklı bir anlam barındırmasına gerek yok. Olmamalı da. Şişmanken kirli, istenmeyen, sorumsuz, sağlıksız, çirkin, öteki hissetmiyorum.” diyor.

“Plaja uygun bir vücuda nasıl sahip olabilirsin?
1. Bedenin olsun.
2. Plaja git.”

CNN Türk

Zeytinlik tasarısı komisyona geri çekildi

Zeytinliklerin imara açılmasını öngören tasarı tepkiler üzerine komisyona geri çekildi. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş zeytinlik tasarısının geri çekileceğini duyurdu. Elitaş; “Üretim Paketi’nin ikinci maddesi olan zeytinlikle ilgili düzenleme komisyona çekilecek” ifadelerini kullandı.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 08. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

BMM Genel Kurulu´nda görüşülen ve bugün oylanarak kabul edilmesi beklenen zeytincilik tasarısı, üretici örgütlerinden gelen tepkiler üzerine önümüzdeki hatfaya ertelenmişti. CHP’nin yoğun eleştirilerde bulunduğu tasarıya bugün de MHP’den tepki gelmiş, MHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Kenan Tanrıkulu “Tasarı geçerse kırmızı et gibi zeytin ithal ederiz” demişti.

ÖNERİLER GÖRÜŞÜLDÜ  

Edinilen bilgilere göre toplantıda, zeytincilerin tamamen hükümet tasarısından çıkarılmasını istediği düzenlemede değişiklik yapılması gündeme geldi. Buna göre söz konusu düzenleme ya daha sonra yeniden düzenlenmek üzere tasarıdan çıkarılacak ya da tasarı üzerinde değişikliğe gidilecek. Öne çıkan çözüm önerilerinden biri ise zeytinlik bölgelerini etkileyecek sanayi tesislerinin önceden ilan edilmesi ve zeytinliklerde kurulacak sanayi tesislerine ilişkin kararı alacak 11 kişilik kurulda sektörden temsilcilerin de yer alması.

 

ELİTAŞ: KOMİSYONA ÇEKİYORUZ

Kamuoyunda yoğun eleştirilere neden olan zeytinlik düzenlemesi ile ilgili AKP’den geri adım geldi. Hükümet tasarıyı komisyona geri çekti. Gelişmeyi duyuran AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş “Zeytinlikliklerle ilgili düzenleme komisyona çekilecek. Komisyon zeytinlik düzenlemesini yeniden görüşecek” dedi.

7’NCİ KEZ GÜNDEME GELDİ

Geçtiğimiz hafta zeytinlik düzenlemesi AKP hükümetleri tarihinde 7’nci kez gündeme getirilmiş, OHAL sürecinde gerçekleştirilen bu hamle birçok çevre tarafından ‘fırsatçılık’ olarak nitelendirilmişti.

TASARI NE ANLAMA GELİYORDU?

Yürürlükteki madde:Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın iznine bağlıdır.

Tasarıdaki madde: Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimi ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak alternatif alan bulunmaması ve Zeytinlik Sahalarını Koruma Kurulu’nun uygun görmesi şartıyla, Bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış, konut, konaklama tesisi, turistik tesis hariç yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir.

Şebnem Sönmez: Gezi güç kazandıran bir direnişti

Türkiye’de oyunculuğa ara vermek zorunda kalan Gezi’nin sembol isimlerinden Şebnem Sönmez, Berlin’de oyunculuk eğitimi vermeye başladı. Sönmez, Gezi’nin dördüncü yılında DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı.

 

––––––––––––––––––––––––––––––– 07. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

yuncu Şebnem Sönmez, ocak ayında neden “Son oyunumu oynadım” diyerek Türkiye’de oyunculuk hayatına ara vermek zorunda kaldığını, Gezi’nin dördüncü yılında neler hissettiğini, “Gezi baştan sona FETÖ tezgâhı” iddiaları hakkında ne düşündüğünü DW Türkçe’ye açıkladı.

Yönetmen Mustafa Altıoklar ve oyuncu Vedat Erincin tarafından Berlin’de kurulan oyunculuk okulu B’ACT Academy’nin eğitmen kadrosuna katılan Şebnem Sönmez’e yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

DW Türkçe: Artık Berlin’de misiniz?

Şebnem Sönmez: Hem evet hem hayır. Kendi ülkem dışında, dünyanın hiç bir ülkesinde sürekli bir yaşam için bulunmuyorum. Mesleğimi icra edebilmek için Berlin’e gelip gideceğim.

DW Türkçe: Dünyanın kültür, sanat başkentlerinden Berlin’de sizi etkileyen, düşündüren ne oldu?

Şebnem Sönmez: Kültür Karnavalına denk geldim, olağanüstüydü, gerçekten bir kültür şehri burası, küçük bir çiçekçi, minicik bir marketin önündeki heykelden tarif etmek bir şehri ne güzel. ‘Müzenin arka sokağından sola dönerseniz benim eve gelirsiniz’ demek ne güzel bir şeydir. Sokakta insanların çalgı çalması, insanların karşısında oturup biralarını ya da sadece nefeslerini yudumlamaları ne güzel bir şeydir. İnsanlar dans ediyor ve ben görmemiş gibi aval aval bakıyorum. İstiklal Caddesi’nde bir müzisyen şu anda rahat bir şekilde müzik yapıyorsa ona da aval aval bakıyorum. Çünkü orada onu yapmak aşırı zor burada bunu yapmak aşırı kolay. İkisi arasında gidip geliyorum ben…

DW Türkçe: Ocak ayında, Türkiye’de son oyununuzu oynadığınızı duyurdunuz. Bu kararı almak ve duyurmak nasıl bir duygu?

Şebnem Sönmez: Acı. Üstünden biraz vakit geçtiği için, o büyük acıyla konuşmayacağım için memnunum şu anda. Ülkedeki bütün katmanlarda, eğitim seviyelerinde, sokaklarda, plazalarda büyük bir yozlaşma yaşıyoruz. Sendikada görevliyken uğraşmaya, sendikayı muhalif görüp iş vermemeye başlamışlardı. Gezi ile birlikte bir kara liste oluştu ve biz bazı arkadaşlarla listenin başındaydık, yapacak bir şey yok onlar öyle uygun görmüşler bizi ilk üçe yazmışlar. İş vermeyerek cezalandırdılar, bununla bizi terbiye etmeye çalıştılar. Biz bunlara rağmen yaşarız dedik, namuslu namuslu işimizi yapmaya çalıştık.

DW Türkçe: Mümkün olmadı mı?

Şebnem Sönmez: ‘Hiç bir şey’ söyleyen metinler elbette benim gibi birine ‘hiç’ ifade eder. ‘İstediğin oyunda oynamazsan asla oynama’ ilkesiyle buralara gelen biri olduğum için beni herhangi bir oyun motive etmez. Bu benim için çok net şu anlama geliyor: seks yapmak için biriyle beraber olmak. Ben böyle biri değilim. Ben âşık olmadan sevişemem, âşık olmam lazım. Oyunlar ticari olmaya başladı. Var olan metinleri daha iyi bir hale getirmeye, oldurmaya çalıştık. Oldu, ama bu sefer de oyuncu, yapımcı, ‘şöyle oynarsak bize şöyle denir’ kaygıları yaşandı. Sansüre girmeye başladı…

DW Türkçe: Sansürlü sanat ne kadar sanat?

Şebnem Sönmez: Olamaz ama oluyor. Zaten diziler güdümlü, devlet, hükümet hangi doğrultuda toplumu yetiştirmek, değiştirmek istiyorsa onlara evet diyor. Tiyatro ise eser üzerine davranılan aktif bir sanat. Shakespeare’in yazdığı bir şeyi tabii ki sekiz saat oynayamazsınız ama omurgasını almadan sekiz saati iki saate indirirsiniz. Ana tema ‘olmak ya da olmamak’, hiçbir zaman çıkarılamaz. Belkemiğini çıkarırsanız metinden o zaman bir ‘hiç’ söylemiş olursunuz. ‘Taşlanacağız, polis basacak, valilik durduracak’ korkusuyla bu yapılır oldu. Kaygılar yersiz değil, hurafe değil ama sanat inat için yapılır zaten aksi takdirde yapılan sanat değildir, tiyatro hiç değildir. Kanatlarımız kesildi, dillerimize biberler sürüldü ama yapıyoruz işte buraya geliyoruz gidiyoruz, ülkemizde kendi öğrencilerimizle çalışıyoruz. Biz kendi küçük atölyelerimizde, onların görmeyeceği kadarını yapıyoruz ama biz de yaygınız, hiç yok da değiliz.

DW Türkçe: Gezi’nin sembol isimlerindensiniz. Geriye baktığınızda neler düşünüyorsunuz?

Şebnem Sönmez: Bütün ülke 21 gün gözü açık en istediğimiz rüyayı gördük. 21 gün tam bir kuluçka süresi, 21’inci gün bizi oradan kazıyarak çıkardılar. Çok genç çocuklar kaybettik, çok üzgündük, boynumuz büküktü. Ama ‘Her yer gezi her yer direniş’ her yere yayıldı. Gezi kendi haklarını savunma açısından insanlara bireysel güç kazandıran önemli bir direniş, hala devam ediyor. HES’ler için köylüler, herhangi bir yurtdışı parmağı olmaksızın, dereyi korumak için direniyor. Ama hemen özeleştiriye geçmek istiyorum. O vakitten sonra kendimize daha çok baktım. Dilin güzel değilse arzu ettiğin ne kadar güzel olursa olsun onu alamazsın. Güzele erişmek için senin de güzelleşmen gerekir. Dilimizi güzelleştirmemiz gerekirdi.

DW Türkçe: Kimi kastediyorsunuz?

Şebnem Sönmez: Barış isteyenlerin yüzlerinin çirkin olmamasını istiyorum. Gandi’nin dediği gibi sıkılmış yumruklarla tokalaşamazsın. Barış zaten kavga ettiğin kurum, mercii ile anlaşmaya gönülden evet deme hali değil midir? Kızgın, öfkeli, hakarethamiz söylemlerle istenmez barış. Bu demek değildir ki diğer tarafı meşrulaştırıyorum, asla, zalimin zulmünü kendine kesinlikle baki tutarak, zalimdir, zulmetmiştir, hala zulmetmeye devam ediyor ve sesim çıkacak ama ben mahalleli ağızıyla konuşmayacağım, ben horoz dövüşü yapmak istemiyorum.

DW Türkçe: Türkiye basınında 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki iddianame “Gezi’nin baştan sona FETÖ tezgâhı olduğu ortaya çıktı” başlıklarıyla yer aldı…

Şebnem Sönmez: Çok kolay bir suç atma hali. Özür dileyerek şu kelimeyi kullanmak istiyorum: Çok ahmakça. Buna kim inanır? ‘Yahu nasıl olur da asla aynı kefeye giremeyecek iki şeyi bir arada tutarlar’ diye şaşırarak dinlediğim bazı açıklamalara bir bakıyorum ki bir kesimi hiç muhatap almayarak kendi kesimlerine söylüyorlar. “Şu tarihte şunu söyleyen siz değil miydiniz?’ diye belgeler koysak cevap bile verilmiyor sadece içeri atılıyor insanları. Kendi tabanlarını genişletmek için yapılıyor ve ülkenin son derece aydınlık olmasını isteyen insanlarına karşı kutuplaşma yaratılıyor. Korkunç bir çıkmaz, kısırdöngü içerisindeyiz.

DW Türkçe: Endişeli misin?

Şebnem Sönmez: Endişeyle yaşanmaz, sırtında kenelerle, pirelerle yaşayan biri değilim. Bir gün öleceğiz ve son anımın, son cümlemin ‘Güzeldi ya’ olmasını istiyorum. Güzel yaşayabilmem için benim çirkin şeyler yapmamam, söylememem lazım. İyi, doğru ve güzelin peşindeyim, menzile doğru, daha temiz, daha güzel, daha doğru bir kadın olmaya çalışarak yürüyorum.

Deutsche Welle Türkçe

Kanada’da kasırgaya meydan okuyan kişi viral oldu

Alberta eyaletinin Three Hill kasabasında yaşayan Theunis Wessels’ın yaklaşan kasırgaya rağmen çim biçmeye devam etmesi sosyal medyada büyük ilgi çekti. Wessels’ın eşi Cecilia Wessels, eşinin kasırgadan haberdar olduğunu ancak hiç endişelenmediğini söyledi.

––––––––––––––––––––––––––––––– 05. 06. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

lberta eyaletinin Three Hill kasabasında yaşayan Theunis Wessels’ın eşi Cecilia Wessels, eşinin kasırgadan haberdar olduğunu ancak hiç endişelenmediğini söyledi. Wessels, cuma sabahı 9 yaşındaki kızı tarafından uyandırıldığını ve kızının yaklaşan kasırgaya rağmen babasının çimleri biçmeyi sürdürdüğünü söylediğini anlattı.

Bahçeye çıkarak eşine bakan ve fotoğrafını çeken Cecilia Wessels, eşinin ona “Herşey yolunda’ dediğini ve sakince çim biçmeye devam ettiğini söyledi.

Wessels eşinin fotoğrafını Facebook’ta paylaşınca kısa sürede sosyal medyada büyük ilgi çekti.
Bir kullanıcı “Bu gördüğüm en çılgın resim. Ha ha ha! Kasırganın evinizi yıkmadığına sevindim” derken bir diğeri Wessels’i “Çim biçicilerin Chuck Norris’i” olarak tanımladı.

Fotoğrafı 3 bin 500 kez paylaşılan Cecilia Wessels, 256 kişiden Facebook üzerinden arkadaşlık isteği aldı.

Evden doğuya doğru uzaklaşarak 5 dakika içinde gözden kaybolan kasırga ise kasabada sadece ufak çapta hasara neden oldu.

BBC

Selvi Kılıçdaroğlu, engelli çocuklarla podyuma çıktı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu Maltepe Belediyesi Bahadır Erdoğdu Rehabilitasyon Merkezi’nde engelli çocuklarla birlikte podyuma çıktı. Engelli öğrencilerin defilesine eşlik eden Selvi Kılıçdaroğlu bir çocuğun elinden tutarak yürümesine yardımcı oldu.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 16. 05. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

HP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu Maltepe Belediyesi Bahadır Erdoğdu Rehabilitasyon Merkezi’nde engelli çocuklarla birlikte podyuma çıktı. Engelli öğrencilerin defilesine eşlik eden Selvi Kılıçdaroğlu bir çocuğun elinden tutarak yürümesine yardımcı oldu.

HİZMETTE AYRIMCILIK OLMAZ

Bir hayırseverin bağışladığı araziye sosyal demokrat belediyecilik anlayışları gereği bir rehabilitasyon merkezi kurduklarını anlatan Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, ” Kim hangi inanca sahip olursa olsun, hangi bölgeden gelirse gelsin, Maltepe’de yaşayan herkes, bizim başımızın tacıdır. Hizmette asla ayrımcılık olmaz”dedi.

BU SLOGANA DÖNÜŞMELİ

Maltepe Belediye Başkanı Kılıç’ın davetiyle kürsüye çıkan ve kısa bir konuşma yapan Selvi Kılıçdaroğlu, organizasyona katılmaktan dolayı çok mutlu olduğunu söyleyerek,” Engelliler kendilerine acınmasını istemiyorlar. ‘Bize acımayın’ diyorlar. Aslında bu bir slogana dönüşmeli. Onlar kendilerinin birey olarak kabul edilmesini istiyorlar” şeklinde konuştu.

ÖĞRENCİLER SAHNE ALDI

Engelliler haftası kapsamında düzenlenen etkinlikte Rehabilitasyon Merkezi’nde eğitim gören engelli öğrenciler Perküsyon gösterisinin yanısıra şarkı da söyledi. Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, öğrenciler ve ailelerine ikramlarda bulundu.DHA

Klasik Araçlar Koruma Altındaki Çocuklar İçin Kontak Açtı

Ankara’da, koruyucu ailelik ile ilgili farkındalık yaratmak için bir araya gelen ‘Murat 124 Sevdası’ ve ‘Vos Team’ gönüllüleri, devlet koruması altında bulunan ve sevgi evlerinde yaşayan çocuklarla birlikte kentte tur atarak renkli görüntüler sergiledi.

––––––––––––––––––––––––––––––– 15. 05. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

 

nkara’da, ‘Murat 124 Sevdası’ ve ‘Vos Team’ gönüllüleri, devlet koruması altında bulunan ve sevgi evlerinde yaşayan çocuklarla birlikte kentte tur atarak renkli görüntüler sergiledi. Klasik arabalarla tur atan çocuklar daha sonra düzenlenen dans yarışması ve çeşitli etkinliklerde oyunlar oynayarak gönüllerince eğlendi.

Koruyucu Aile, Evlat Edinme (KOREV) Derneğinin öncülüğünde, VosTeam ve Murat 124 Sevdası gönüllülerinin düzenlediği ‘KOREV Çocuk Şenliği’ etkinliğinde, Ankara Çocuk Evleri Sitesi ve Çocuk Koordinasyon Merkezi’nde kalan çocuklar ile koruyucu ailede yaşayan çocuklar bir araya geldi.

Koruyucu ailelik ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlı bir araya gelen klasik otomobil tutkunları, araçlarını ‘Koruyucu Aile Olun’ yazıları ile donattı. Kazım Karabekir Caddesi üzerinde bir araya gelen , ‘Murat 124 Sevdası’ ve ‘VosTeam’ gönüllüleri arabalarını süsledikten sonra konvoy halinde şehir turu attı ve koruma altında ki çocukların güzel bir gün geçirmelerini sağladı. 74 klasik otomobilin ve yaklaşık 150 çocuğun buluşması ile 1 buçuk saat süren şehir turunun ardından çocuklar Kuğulu Montessori Okulu’nda düzenlenen etkinliklere katıldı. Çocuk parkında oynayan çocuklar, müzik eşliğinde dans ederek doya doya eğlenme fırsatı buldu.

‘KORUYUCU AİLE OLUN’

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Selahattin Güven, KOREV organizasyonunda yapılan etkinlik için Murat 124 Sevdası, VosTeam Gönüllüleri ve Kuğulu Montessori Okulları’na teşekkürlerini ileterek, “Bugün çocuk evlerinden ve çocuk evleri sitesinden 155 çocuğumuz bakıcı annelerinin refakatinde klasik vosvos ve murat 124 arabalarla birlikte, 70 araç ile Koruyucu Aile Olun Ankara Şehir turunu gerçekleştirdi. Bugün itibariyle 4247 Koruyucu Ailemizin yanında 5173 çocuğumuz bulunuyor. Kuruluşlarımızda kalan çocuklarımızın da sıcak aile ortamlarına ihtiyaçları var bu nedenle bütün ailelerimize koruyucu aile olmaları için çağrıda bulunuyoruz” diyerek, Koruyucu Annelerin ve tüm annelerin Anneler Gününü kutladı.

‘HER ÇOCUK SEVGİ DOLU BİR AİLEDE BÜYÜSÜN’

KOREV Yönetim Kurulu Başkanı Ülkü Aydeniz, korunma altında yaklaşık 12 bin çocuğun bulunduğunu ve çocukların hepsinin yuva veya yurtlarda yaşadığını belirterek, “Bu 12 bin çocuğumuzun aile yanında sıcak bir sevgiyle büyümeye hakları var. Hepimizin bu konuda farkındalık yaratmak üzere çalışmamız gerektiğini söylemek istiyorum. Bu konuya ilgi duyanlar lütfen KOREV’e ulaşsınlar. Biz, kendileri için her türlü bilgilendirmeyi ve yönlendirmeyi yaparız” diyerek, amaçlarının her çocuğun sevgi dolu bir ailede büyümesi için faaliyetler yürütmek olduğunu söyledi.

VosTeam Ankara Yöneticisi Emre Çimen ise bu etkinlikte yer aldıkları ve destek oldukları için mutlu olduklarını belirterek ‘Murat 124 Sevdası’ ve ‘Vos Team’ gönüllüleri olarak birçok sosyal etkinliğe destek vermeyi hedeflediklerini ifade etti.
(DHA)

Bir Çocuktan Dünyanın En sempatik Kayıp Köpek İlanı

Antalya’nın Serik ilçesinde köpeğini kaybeden hayvansever bir çocuğun kendi elleri ile çizdiği kayıp ilanı gülümsetti.

––––––––––––––––––––––––––––––– 13. 05. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

ntalya’nın Serik ilçesinde köpeğini kaybeden hayvansever bir çocuğun kendi elleri ile çizdiği kayıp ilanı gülümsetti. Minik hayvansever, hazırladığı kayıp ilanında köpeğinin resmini çizerek, “Kayıp Köpek, dişi, sarı kısa” şeklinde açıklama notu yazdı.

Ajanimo’da yer alan habere göre, Antalya’nın Serik ilçesinde köpeğini kaybeden bir çocuğun astığı ilan görenleri duygulandırırken gülümsetti. Köpeğinin bir de resmini çizen minik hayvansever “Kayıp Köpek, dişi, sarı kısa” şeklinde açıklama yazarken, ilanın altına da telefon numarasını yazdı.

Görenleri duygulandıran ilanına “Bulana ödül” yazmayı da ihmal etmeyen minik hayvansever, masumluğu ile gönülleri fethetti. İlandaki telefon numarası konunun istismar edilmemesi için görseli sosyal medyaya yükleyen tarafından gizlenmiştir.

 

CHP’nin kedisi ‘Şero’ kongrede sunum yaptı

Bursa’da merkez Nilüfer Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen ‘2’nci Sokak Hayvanları Refahı Kongresi’ başladı. Salonda CHP’yi temsilen ‘Şero’ vardı.

––––––––––––––––––––––––––––––––– 11. 05. 2017 –––––––––––––––––––––––––––––––––

ilüfer Belediyesi ve Bursa Veteriner Hekimler Odası iş birliğiyle 2’nci Sokak Hayvanları Refahı Kongresi Crown Plaza Otelde başladı. Kongrede hayvanları koruma kanununda yapılabilecek değişiklikler ve sokak hayvanlarının refahı adına yapılması gerekenler konuşuldu. Toplantı başında

Şero’nun fotoğrafı kullanılarak seslendirme yapılan sunumda, şunlar söylendi:

“Benim adım Şero. Ben bir kediyim. CHP genel merkezinde yaşıyorum. CHP’nin resmi kedisiyim. Fotoğrafta eşlik ettiğim hayvanseverin İnsan Hakları ve Doğadan Sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcımız ve İzmir Milletvekili Zeynep Altıok. Yazardır aynı zamanda. Birde şimdi genel merkeze Poyraz isminde bir köpek geldi. Ama ben daha popülerim. Zeynep Altıok halasının sağlık sorunu sebebiyle gelemeyince beni görevlendirdi. Sokak hayvanları adına konuşmak üzere buradayım. Her canlının siz insanlar kadar bizim de hakkımız var.”

Şero seslendirmesinin ardından kürsüye çıkan Nilüfer Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü ve Kongre Başkanı Fikriye Eker, hayvan hakları konusunda insanların yapması gerekenleri anlattı. Eker, “Hayvanlara eziyetin Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılarak sorumluların cezai işleme tabi tutulması önemli bir gereklilik. Kongremiz bilinç uyandırmak açısından sokak hayvanlarına ilişkin sorunların çözülmesine ilişkin katkı sağlamayı amaçlıyoruz” dedi.

Kongrede konuşan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ise hayvan hakları konusunda insanların bilinçlenmesini eğitime bağladı. Bozbey, “Küçük yaşta çocuklarımıza insan, hayvan, canlı sevgisi vermeliyiz. Bunun en etkili yolu ise eğitimdir. Eğitimin ilk safhasından itibaren hayvan sevgisini insanlara öğretmeliyiz” diye konuştu.

Bozbey, hayvan hakları dendiğinde akla sadece kedi köpek gelmemesi gerektiğini belirterek, “Kuşlar, balıklar, kaplumbağalar ve nice sayamadığım bir çok hayvan da bizler kadar hak sahibidir. Yaşamak onların da hakkıdır” dedi.

13 Mayıs’a kadar devam edecek kongrede hayvan hakları konusunda yapılması gerekenler konuşulacak.